ANASAYFA
TV PROGRAMLARI
PROGRAMLAR
YAYIN AKIŞI
CANLI YAYIN
24 RADYO
REKLAM
İLETİŞİM VE KÜNYE


Üç sandık, tek fay hattı

Washington, Tel Aviv ve Atina... Haritada birbirinden çok uzak üç başkent. Fakat önümüzdeki aylarda üçünün siyasetini birbirine bağlayan görünmez bir hat var: Sandık.

ABD 3 Kasım'da Kongre ara seçimlerine giderken, İsrail 27 Ekim'de genel seçime gidiyor. Yunanistan'da ise seçimler 2027 baharında....

Bu nedenle bugün, örneğin Trump'ın İran politikasını, Netanyahu'nun güvenlik söylemini ya da Miçotakis'in Türkiye, Ege ve savunma politikasını okurken yalnızca diplomasiye bakmak yetmez. Çünkü bazı dönemlerde dış politika sandığı değiştirirken, bazı dönemlerde de yaklaşan sandık dış politikayı değiştirir...

SEÇİM YAKLAŞTIKÇA NEDEN "TEHDİT" BÜYÜR?

Siyaset biliminin eski kavramlarından biri 'rally around the flag' yani bayrak etrafında kenetlenme etkisi... Yani, dış tehdit, savaş veya büyük bir güvenlik krizi, toplumu geçici olarak mevcut yönetimin çevresinde toplayabilir. İlk bakışta anlaşılır görünen bu denklem, aslında hiç de basit değil. Çünkü tehdit büyüdüğünde seçmen yalnızca 'kim haklı?' diye sormaz. 'Beni kim koruyabilir?' diye de sorar.

İşte, İsrail de bu durumun adeta laboratuvarı. 2026'da yayımlanan, '7 Ekim öncesi ve sonrası İsrail kamuoyu' araştırmasının sonuçları son derece çarpıcı. Sonuç şöyle: Güvenlik tehdidi İsrailli Yahudiler arasında savaşa ve güvenlik güçlerine desteği yükseltirken, hükümete ve başbakana güven aynı ölçüde yükselmedi. Yani görünen o ki, seçmen artık orduya destek ile iktidara destek arasına çizgiyi çekiyor...

Dolayısı ile, bunu fark eden Netanyahu için problem de burada. Çünkü, Netanyahu, 2026 seçimlerinde de, retorik olarak, yine kendisini 'İsrail'i koruyabilecek tek lider' olarak konumlandırıyor. Kampanyasında da, rakiplerini güvenlik konusunda zayıf gösteren, bölgesel tehditleri öne çıkaran unsurlar kullanıyor. Fakat önünde bariz, devasa bir paradoks bulunuyor.

Netanyahu, İsrailli seçmeni bu kez, hem güvenliğin lideri olduğuna inandırmak hem de 7 Ekim'de yaşanan güvenlik çöküşünün siyasi hesabını vermek, yüzleşmek zorunda. Dolayısıyla 27 Ekim seçim sonuçları, yalnızca Netanyahu'nun siyasi geleceğine karar vermeyecek, İsrail'in, 7 Ekim sonrası, güvenliği nasıl tanımlayacağına da karar verecek.

Diğer yandan, şunu da cepte tutmakta fayda var: İsrail'in seçim sistemi nedeniyle 'Netanyahu kaybederse politika tamamen değişir' gibi doğrusal bir denklem kurmak sadece polyanacılık olur. Bu arada, son anketlerde Netanyahu karşıtı blokların sandalye avantajı görünse bile, hükümet kurabilecek ortak zemini oluşturup oluşturamayacakları belli değil...

PEKİ ABD?

ABD seçimleri ise, bambaşka bir denklem üretiyor. 3 Kasım'da Trump başkanlık için yarışmıyor fakat Kongre seçimleri fiilen başkanlığının ikinci yarısı üzerinde bir referandum niteliği taşıyor.

Çünkü Temsilciler Meclisi'nin el değiştirmesi, yasama gündeminden bütçeye, hatta yönetim üzerindeki denetime kadar Beyaz Saray'ın hareket alanını değiştirebilir. Bu konuda, tarih de önemli bir veri sunuyor: 1938'den bu yana yapılan 22 ara seçimin 20'sinde başkanın partisi Temsilciler Meclisi'nde sandalye kaybetti. İki istisnadan biri ise 11 Eylül sonrasındaki olağanüstü güvenlik atmosferinde yapılan 2002 seçimleriydi. Bu nedenle Trump'ın İran'dan enerji fiyatlarına, göçten ekonomiye kadar her hamlesinin artık iki seyircisi var: Dünya ve Amerikan seçmeni.

ATİNA'NIN SANDIĞINDA TÜRKİYE VAR MI?

Yunanistan'da seçime daha vakit var. Fakat kampanya fiilen başlamış durumda.

Miçotakis hükümeti anketlerde oy kaybederken eylül ayında vergi indirimleri, ücret artışları ve desteklerden oluşan, 2030'a kadar maliyeti 3,5 milyar euroya varan ekonomik paket açıkladı. Bildiğiniz üzere, Yunanistan'da hayat pahalılığı, seçmenin en temel sorunlarından biri... Ama, öte yandan, Miçotakis hükümetinin, Tel Aviv ile geliştirdiği savunma ilişkileri, hava savunma yatırımları, bu gergin seçim atmosferinde, güvenlik sağlayan hükümet imajını destekliyor.

VE FLYDUBAI UÇAĞI...

Dubai'den Tel Aviv'e giden FZ1073 seferinde yaşananlar bu siyasi atmosferin üzerine adeta bir projektör tuttu. Uçak önce genel acil durum anlamına gelen 7700, ardından 'yasadışı müdahale' anlamına gelen 7500 transponder kodunu verdi ve Suudi Arabistan'ın Tabuk kentine güvenli şekilde indi.

Netanyahu, yardımcı pilotun diğer pilotu bıçakladığını ve uçağı düşürmeye çalıştığını açıkladı. Flydubai, olay yaşandığını ve uçağın yönlendirildiğini doğruladı. Ancak iddianın tüm ayrıntıları bu yazıyı yazdığım ana kadar kesinleşmiş değil. Sonuçta 170 kişinin bulunduğu uçakta yaşananlar, Netenyahu'nun tezleri açısından, birkaç dakika içinde, seçim - güvenlik denkleminin tam üzerine oturdu. Öte yandan, olayla ilgili motivasyona ilişkin soruşturma sürüyor.

Peki, uçak gerçekten Tel Aviv üzerinde düşseydi? Ya başaramasalardı?

Düşünmek bile korkunç... Çünkü bu yalnızca bir havacılık faciası olmazdı. Saldırının niteliği ve faili belirlenene kadar, İsrail'de en yüksek güvenlik alarmı, hatta hava sahasında olağanüstü tedbirler ve bölgesel havacılıkta olası zincirleme kesintilerin faturası bölgeye çok ağır olurdu... Bölge bir kez daha kan gölüne dönebilirdi.. İşte bu nedenle, İsrail seçimine haftalar kala yaşanmış olan bu elim olayın, siyasi anlamı ile adli gerçeği birbirinden ayırmak şart. Üstelik, bunu seçim dönemlerinin en güçlü hammaddesinin korku olduğunu unutmadan yapmak şart. Çünkü, bir kriz yalnızca, meydana geldiği an itibari ile siyaseti etkilemez, o krizin topluma nasıl anlatıldığı da siyaseti etkiler hatta değiştirir.

Ez cümle, önümüzde 3 sandık var... Ve gelin, haritaya yeniden bakalım:

Washington'da Trump'ın İran politikası Amerikan seçmeninin cebine bağlanıyor.

Tel Aviv'de Netanyahu'nun siyasi geleceği İran, Gazze ve güvenlik denklemine bağlanıyor.

Atina'da Türkiye, Ege ve savunma politikaları yaklaşan seçim atmosferinden tamamen bağımsız düşünülemiyor.

Ve üç dosyanın kesiştiği yerde Türkiye bulunuyor. Ve şimdilik Ankara, bu süreçlerde her sert sözü kalıcı devlet politikası olarak görmediğinden, yeterince muhatap almıyor. Mesela, Atina'ya dair, siyasilerin iç seçim retoriği ile kalıcı Yunan stratejisini birbirinden ayırıyor. Ama elbette, her stratejik hamleyi de seçim yatırımı diyerek küçümsemiyor. Çünkü, evet... seçim döneminde kullanılan sert cümleler geçici olabilir, peki ama ya alınan silah sistemleri ? İşte Ankara, bu noktayı çok yakından, dikkatle takip ediyor....

Toparlarsak görünen o ki, seçim takvimleri artık yalnızca iç politika takvimi değil. Petrol fiyatını, savaşın süresini, silahlanmayı, ittifakları ve diplomatik dili etkileyebilecek jeopolitik takvimler. Bu yüzden önümüzdeki haftalarda savaş haritalarına bakarken yanlarına bir harita daha koymak gerekiyor: Seçim haritası... Çünkü, bazen bir savaş, seçimin sonucunu bazen de yaklaşan bir seçim, savaşın yönünü değiştirir...


Yazarın diğer yazıları