Tarih Tekerrür Etmez, Jeopolitik Hesaplar Eder
Bir asır önce Anadolu'nun kaderini belirlemek isteyen güçlerle, bugün dünyanın ve bölgemizin haritasını yeniden şekillendirmeye çalışan aktörler arasında nasıl bir tarihsel bağ var? Cumhuriyet'in kuruluş mücadelesi, bugünün Türkiye'sine ne anlatıyor?
Cumhuriyet'in 103. yılını kutlarken belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şu: Bir milletin bağımsızlığını kazanması mı daha zordur, yoksa değişen dünya düzeninde o bağımsızlığı koruması mı?
29 Ekim, yalnızca bir rejimin ilan edildiği tarih değildir. Bir milletin, kendisi hakkında, başkalarının karar vermesine son verdiği, kendi geleceğini tayin etme iradesini, dünyaya kabul ettirdiği tarihsel bir kırılmadır. Ve Cumhuriyet, sadece savaş meydanlarında kazanılan zaferlerin değil, o zaferleri kalıcı bir siyasi egemenliğe dönüştüren stratejik aklın eseridir.
Gelin, tam burada tarih yapraklarını bir aralayalım: 1919'da Anadolu'nun karşı karşıya kaldığı mesele yalnızca askeri işgal değildi. Osmanlı İmparatorluğu'nun tasfiyesi üzerinden yeni bir bölgesel düzen kuruluyor, nüfuz alanları belirleniyor, coğrafya büyük güçlerin çıkarlarına göre yeniden tasarlanıyordu. İşte Sevr, bu tasavvurun belgesiydi. Lozan ise Türk milletinin o tasavvura karşı verdiği mücadelenin diplomatik sonucu... Ama Cumhuriyet, başkalarının çizmek istediği haritaya karşı, bir milletin kendi siyasi iradesini ortaya koymasıydı.
Bugün Ortadoğu'ya, Doğu Akdeniz'e, Karadeniz'e ve Kafkasya'ya baktığımızda aynı tarihsel sorunun farklı biçimlerde yeniden gündeme geldiğini görüyoruz: Coğrafyanın geleceğine kim karar verecek?
Peki, haritalar değişirken tarih ne söylüyor?
Birinci dünya savaşının ardından sınırlar büyük ölçüde askeri zaferlerin ve diplomatik pazarlıkların sonucunda şekillenmişti. Bugün ise, sınırların aşılması için, her zaman doğrudan işgal gerekmiyor. Vekalet savaşları, enerji koridorları, ekonomik bağımlılıklar, teknoloji ambargoları, terör grupları ve kimlik siyasetleri de ülkelerin egemenlik kapasitesini net etkileyebiliyor. Suriye'deki parçalanma tecrübesi, Irak'taki merkezi otorite sorunları, Gazze'deki yıkım ve bölgedeki nüfuz mücadeleleri de bize bölgede bir gerçeği hatırlatıyor: Devletlerin sınırları haritalar üzerinde sabit kalsa bile egemenlik alanları daralabilir. Dolayısıyla günümüzün mücadelesi yalnızca toprak bütünlüğünü korumak olmamalı, siyasi karar alma bağımsızlığını, ekonomik dayanıklılığı ve toplumsal bütünlüğü de koruyabilmek olmalı. Ancak tarihsel benzerlikleri değerlendirirken önemli bir ayrımı da gözden kaçırmamak gerekir. O da şu: Bugünün dünyası 1919 dünyası ile aynısı değil ve her bölgesel gelişme de yüz yıl önce hazırlanmış bir planın devamı sayılamaz. Değişmeyen şey, büyük güçlerin stratejik coğrafyalarda nüfuz arayışı...
İç cephe neden stratejik bir meseledir?
Mustafa Kemal Atatürk'ün milli mücadele yıllarında önem verdiği iç cephe anlayışı, elbette yalnızca askeri bir kavram değildi. Milletin, ortak bir hedef etrafında birleşebilme kapasitesini ifade ediyordu. Çünkü bir ülkenin dışarıdaki pazarlık gücü, içerideki dayanıklılıktan bağımsız değildir. Ve Atatürk, milli mücadelenin yalnız cephede değil, milletin ortak iradesinde kazanılacağını biliyordu.
Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da vurguladığı iç cephenin tahkimi meselesini bu tarihsel çerçevede çok önemli. Elbette, iç cepheyi güçlü kılan şey, toplumun bütün kesimlerinin aynı siyasi görüşü benimsemesi demek değil. Asıl güç, farklı görüşlere rağmen devletin bağımsızlığı, milletin ortak geleceği ve anayasal düzen konusunda müşterek bir irade oluşturabilmektir. Siyasi rekabet demokrasinin doğasında zaten vardır. Ancak rekabetin, devletin temel çıkarlarını aşındıran bir kutuplaşmaya dönüşmesi, dış müdahale ve baskı girişimlerine karşı toplumsal direnci zayıflatabilir. Bu nedenle, siyaset elitlerinin, gazetecilerin, sanatçıların, aydınların toplum önünde kullandığı sözlere çok dikkat etmesi gerekir. Zira güçlü devlet, toplumun geleceğine güven duyduğu devlettir.
Milli güvenliğin hafızası: Tarih bilinci
Tarih bilinci, elbette geçmişi romantikleştirmek değil, geçmişte hangi şartların, bağımsızlığı tehdit ettiğini, hangi kararların devletin varlığını koruduğunu anlayabilmektir.
Milli mücadelenin en büyük derslerinden biri de şudur: Askeri güç, siyasi irade ve toplumsal dayanışma birbirinden koparıldığında bağımsızlık mücadelesi sürdürülemez.
Bugün Türkiye'nin savunma sanayisinde kapasitesini artırma çabası, enerji kaynaklarını çeşitlendirmesi, diplomatik ilişkilerini genişletmesi ve farklı güç merkezleriyle eş zamanlı ilişki kurması bu bağımsızlık arayışının çağdaş araçları olarak okunabilir. Bir asır önce bağımsızlık için cephede verilen mücadele, bugün üretimden teknolojiye, ekonomiden diplomasiye uzanan çok boyutlu bir güç mücadelesine dönüşmüş durumda.
Türkiye tarihini tekrar mı yaşayacak, tarih mi yazacak?
Cumhuriyet'in kuruluşundan bugüne değişmeyen temel mesele, Türkiye'nin küresel ve bölgesel masada edilgen bir ülke mi, yoksa düzenin şekillenmesinde söz sahibi bir aktör mü olacağıdır. Bugün Ankara'nın, NATO üyeliğini sürdürürken Batı dışındaki güçlerle de ilişkilerini geliştirmesi, Karadeniz'de denge arayışı, Kafkasya'da diplomatik girişimleri ve Ortadoğu'daki güvenlik hassasiyetleri bu arayışın parçalarıdır.
Türkiye'nin önündeki stratejik sınav ise, elbette, bütün büyük güçlerle aynı anda mücadele etmek değildir. Kendi çıkarlarını korurken gereksiz çatışmalardan kaçınmak, ittifaklarını çeşitlendirmek ve bağımsız karar verebilme kapasitesini büyütmektir. Çünkü, bilindiği üzere, jeopolitikte güçlü olmak, her krize taraf olmak değil, krizlerin sonuçlarını etkileyebilecek imkanlara sahip olmaktır. Cumhuriyet'in kurucu aklı da, tam bu noktada, bize yalnızca mücadeleyi değil, mücadeleden sonra barışı ve devlet inşasını başarabilmenin önemini hatırlatır.
Ez cümle, 29 Ekim'in 103. yılında asıl mesele, geçmişin zaferleriyle övünmekten ibaret olamaz. O zaferleri mümkün kılan iradeyi, aklı ve toplumsal dayanışmayı bugünün şartlarında yeniden üretebilmektir. Tarih tekerrür etmek zorunda değildir. Ama tarihinden ders çıkarmayan toplumlar, eski tehditlerin yeni biçimleri karşısında hazırlıksız kalabilir. Bir asır önce milletin önündeki soru, Anadolu'da bağımsız bir devlet kurup kuramayacağıydı. Bugün ise soru çok daha geniş: Türkiye, yeniden şekillenen dünya düzeninde yalnızca sınırlarını koruyan bir devlet mi olacak, yoksa geleceği belirleyen güçlerinden biri mi? Bu sorunun cevabı yalnızca dış politikada değil, iç cephenin sağlamlığında, milli iradenin gücünde, ekonomik ve teknolojik kapasitede saklıdır. Çünkü Cumhuriyet'in en büyük mirası, kazanılmış bir bağımsızlıktan önce, bağımsız kalabilme iradesidir. Ve unutulmamalıdır: Haritaları güçlüler çizmeye çalışır. Tarihin yönünü ise iradesini koruyabilen milletler değiştirir.
Yazarın diğer yazıları
Üç ayda 25,5 milyar dolar! Türkiye'nin turizm geliri arttı
Türkiye'ye turist akını! 9 ayda 49 milyon ziyaretçi geldi
CANLI | Günün Manşeti 24 TV'de başladı
AK Parti'li Sırakaya: Almanya'daki yeni kuşak, misafir işçi Değil, kalıcı ve eşit haklara sahip