ANASAYFA
TV PROGRAMLARI
PROGRAMLAR
YAYIN AKIŞI
CANLI YAYIN
24 RADYO
REKLAM
İLETİŞİM VE KÜNYE


Türkiye'nin çarpan etkisi

Bir ülkenin gücü, uluslararası sistemin kararlarını ne ölçüde etkileyebildiğinde saklıdır. Türkiye'nin son çeyrek yüzyıldaki dönüşümünü anlamak için de tam bu noktaya bakmak gerekiyor.

Yirmi beş yıl önce Türkiye, küresel masada manevra alanı oldukça sınırlı bir ülkeydi. Elbette geçmişte de bağımsız kararlar alınmıştı. Ancak bu kararları sürdürülebilir bir jeopolitik güce dönüştürecek ekonomik, teknolojik ve askeri kapasite yeterince gelişmemişti. Bugün ise, farklı bir Türkiye var. Washington'la anlaşmazlığa düşebilen, Moskova'yla müzakere yürütebilen, Brüksel'e itiraz edebilen, Körfez'de güvenlik mimarisine katılan, Afrika'da etkinlik kuran, Asya'yla yeni stratejik ortaklıklar geliştiren bir Türkiye...

BAĞIMLILIKTAN PAZARLIK GÜCÜNE

2002 yılında Türkiye'nin savunma ve havacılık ihracatı yalnızca 248 milyon dolardı. 2025'te bu rakam 10 milyar doları aştı. Yaklaşık 40 katlık artış! Dahası, Savunma Sanayii Başkanlığı verilerine göre, aynı dönemde savunma projelerinin toplam hacmi yaklaşık 5,5 milyar dolarken, bugün, ihale aşamasındaki projeler de hesaba katıldığında, ihracat 100 milyar doların üzerine çıkmış durumda.

Bu rakamlar yalnızca, Türkiye'de ekonomik büyümeyi değil, diplomatik pazarlık kapasitesindeki değişimi de açıklıyor. Çünkü, herkesin bildiği gibi, savunma sanayisinde dışa bağımlılık, dış politikada karar alma özgürlüğünü de sınırlar.

Bugün İHA ve SİHA'lardan savaş gemilerine, elektronik harp sistemlerinden füze teknolojilerine kadar genişleyen üretim kapasitesi, Türkiye'ye yalnızca askeri değil, siyasi hareket alanı da sağlıyor. Bayraktar TB2, AKINCI, KAAN, TCG Anadolu ve milli mühimmat projeleri, bu dönüşümün farklı aşamalarını temsil ediyor. Bir zamanlar silah satın almak için müzakere eden Türkiye, bugün teknoloji transferi, ortak üretim ve savunma ihracatı üzerinden stratejik ortaklıklar kuruyor.

ERDOĞAN DİPLOMASİSİ: MUHATAP OLMAKTAN DENKLEM KURMAYA

Elbette geçmişte de Türk cumhurbaşkanları Amerikan başkanlarıyla ya da dünya liderleriyle görüşüyordu. Ancak önemli olan görüşmenin gerçekleşmesi değil, o görüşmede hangi pazarlık gücüyle masaya oturulduğudur. Bugün Erdoğan'ın Trump, Putin ve diğer büyük güç liderleriyle yürüttüğü diplomasi, Türkiye'nin değişen konumunu net gösteriyor. Rusya'dan S-400 alımı bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Türkiye, NATO müttefiklerinin itirazlarına rağmen kendi güvenlik tercihini uyguladı. Evet... Bunun karşılığında F-35 programından çıkarılmak ve Amerikan yaptırımlarıyla karşılaşmak gibi ciddi bedeller ödedi. Ancak bu kriz, Türk dış politikasındaki yeni yaklaşımı da ortaya koydu: İttifak üyeliği, bütün stratejik tercihlerin müttefikler tarafından belirlenmesi anlamına gelmez! Mesela, Rusya- Ukrayna savaşında da benzer bir tablo oluştu. Türkiye Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü savunurken, aynı zamanda Moskova'yla diplomatik ve ekonomik kanalları açık tuttu. Sonuçta, tahıl Koridoru girişimi, İstanbul'daki müzakereler, bu çok yönlü diplomasinin somut sonuçları oldu.

NATO ÜYESİ AMA TEK EKSENLİ DEĞİL

Türkiye'nin son dönemde, Batı güvenlik mimarisinin dışında geliştirdiği yeni ortaklıklar da son derece dikkat çekici. Mesela, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güvenlik açısından önemli bir eşik. Anlaşma, ülkelerin egemenlik ve toprak bütünlüğünü korumak için karşılıklı desteğini öngörüyor. 21 Ekim'de Katar, Pakistan, Endonezya ve Türkiye arasında imzalanan Bedir Mutabakatı ise, başka bir boyut daha açtı. Bugün, mutabakata imza veren dört ülke, savunma üretimi, teknoloji paylaşımı, araştırma - geliştirme ve askeri eğitim alanlarında iş birliğini derinleştirmeyi hedefliyor. Yani, bu son stratejik yeniliği şöyle tarif etmek mümkün: Türkiye, NATO'nun askeri kapasitesini terk etmeden, NATO dışındaki ortaklarıyla yeni güvenlik ve üretim ağları oluşturuyor. Daha önemlisi, Türkiye bu sistemin yalnızca katılımcısı değil, teknoloji ve askeri kapasite sağlayan kurucu aktörlerinden biri.

JEOPOLİTİK KONUMDAN JEOPOLİTİK ETKİYE

Türkiye'nin coğrafi önemi yeni değil. Boğazlar, Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu arasındaki konumu yüzyıllardır stratejik değer taşıyor. Bugün değişen şey, bu coğrafyanın siyasi etkiye dönüştürülme kapasitesi.

Mesela, Libya'yla deniz yetki alanları mutabakatı, Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin dışlanmasına karşı geliştirilen stratejik hamlelerden biri oldu.

Kardeş Azerbaycan'la savunma iş birliği de Kafkasya'daki güç dengelerinde Ankara'nın ağırlığını artırdı.

Somali'den Katar'a uzanan askeri iş birlikleri ise, Türkiye'nin güvenlik etki alanını yakın çevresinin ötesine taşıdı. İşte savunma ihracatı da bu etkinin ekonomik ayağı. SIPRI'ye göre Türkiye'nin silah ihracatı son 5 yıllık karşılaştırma döneminde yüzde 122 arttı ve Türkiye dünyanın en büyük 11'inci silah tedarikçisi konumuna yükseldi. Bu sonuç, stratejik açıdan son derece kritik bir değişim. Çünkü bir ülkenin sattığı savunma sistemi, yalnızca ihracat geliri yaratmaz. Eğitim, mühimmat, bakım, yazılım ve teknoloji ilişkileri üzerinden de uzun vadeli siyasi bağlar oluşturur. İşte Ankara'nın çarpan etkisi de tam burada ortaya çıkıyor.

EKONOMİK GÜÇ VE STRATEJİK SINIRLAR

Dünya Bankası verilerine göre Türkiye ekonomisi, 2025'te yaklaşık 1.6 trilyon dolarlık büyüklüğe ulaştı ve dünyanın 17'nci büyük ekonomisi oldu. Ancak elbette, askeri ve diplomatik özerkliğin kalıcı olabilmesi, ekonomik dayanıklılığa bağlı. Dolayısıyla, Ankara'nın stratejisi, bazılarının iddia ettiği gibi, Batı'yla ilişkileri koparmıyor, bu ilişkilerde vazgeçilmezlik ve karşılıklı bağımlılık üzerinden daha güçlü bir müzakere pozisyonu elde etmeyi hedefliyor. Mesela, halihazırda AB, Türkiye'nin en büyük ticaret ortağı olmayı sürdürüyor. 2025'te iki taraf arasındaki mal ticareti 217 milyar avroyu aşmış durumda.

Toparlarsak, Türkiye artık, büyük güçlerin hesaplarını değiştirebilen, küresel ve bölgesel dengeleri etkileyebilen, farklı jeopolitik merkezler arasında stratejik bağlantılar kurabilen bir güç. Üstelik, Türkiye, başka ülkelerin güvenlik, ticaret ve diplomasi hesaplarında giderek daha fazla yer alıyor. İşte tüm bunlar, Erdoğan'ın yerli ve milli siyaset inşasının, dış politikadaki çok yönlülükle birleşmesinden kaynaklanıyor. Ancak bundan sonraki sınav, çok daha büyük olabilir. Çünkü, sınav; kazanılan askeri ve diplomatik etkinin, kalıcı kurumsal güce, yüksek teknolojiye, ekonomik refaha dönüştürülmesi olacak. Öte yandan, hatırlamakta fayda var: Bir ülkenin yükselişi, büyük güçlerle konuşabilmesiyle başlar, ama büyük güçlerin o ülkeyi hesaba katmadan karar alamamasıyla anlam kazanır.


Yazarın diğer yazıları