Mekke Anlaşması: Yeni bir ittifaktan daha fazlası...
7 Ağustos'da Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ilk bakışta üç ülke arasında yapılmış bir savunma paktı gibi görünsede, anlaşmanın gerçek anlamı, çok daha geniş bir coğrafyada aranmalı. Çünkü Mekke'de kurulan kritik üçgen, birbirinden farklı üç stratejik kapasiteyi aynı masaya getiriyor: Türkiye'nin askeri kapasitesi, savunma sanayii ve jeopolitik erişimi / Suudilerin ekonomik ve enerji gücü / Pakistan'ın nükleer güç statüsü...
MEKKE ANLAŞMASINDA KRİTİK NOKTALAR
İmzalanan anlaşma ile ilgili açıklanan ilke, son derece güçlü: Taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, diğerlerine de yapılmış kabul edilecek! Dahası, Ankara, 3 ülke arasında, siyasi ve askeri koordinasyon mekanizmaları kurulacağını, savunma ve dışişleri bakanlarıyla genelkurmay başkanları düzeyinde düzenli koordinasyon yapılacağını da açıkladı. Ortak tatbikatlar, savunma sanayii, ortak üretim ve teknoloji paylaşımı da anlaşmanın gelecekte derinleşebileceği alanlar arasında.
Dolayısıyla mesele yalnızca üç ülkenin birbirini savunması değil. Asıl mesele, bölgesel güvenliğin kimin tarafından ve hangi merkezlerden üretileceği.
ABD'NİN YERİNE DEĞİL, ABD'YE RAĞMEN HAREKET EDEBİLME KAPASİTESİ
Ortadoğu'nun güvenlik mimarisi onlarca yıldır büyük ölçüde Amerikan askeri varlığı üzerine kuruluydu. Mesela, Körfez ülkeleri güvenliklerini Washington'a dayandırırken, Türkiye NATO'nun güneydoğu kanadını oluşturuyor, Pakistan ise ABD ile dönem dönem değişen ancak güçlü güvenlik ilişkileri yürütüyordu. Mekke ile ilk kez, 3 önemli bölgesel güç, kendi aralarında kolektif savunmaya benzeyen ayrı bir mekanizma kuruyor. Elbette, bu anlaşmayı basit biçimde 'ABD karşıtı ittifak' olarak okumak da yanlış olur. Bu noktada daha doğru ifade şu olabilir: Mekke, Washington'dan kopuş değil, Washington'a bağımlılığı azaltma arayışının ifadesi... Aslında zaten bilindiği üzere, Suudi Arabistan'ın son dönemde geliştirdiği güvenlik ortaklıklarının arkasında da, bu bağımlılık durumunu azaltma isteği, dolayısı ile tek bir dış güvenlik sağlayıcısına bağımlı kalmama arayışı bulunuyor...
Türkiye açısından ise bu durum daha farklı bir anlam taşıyor. Ankara bir NATO ülkesi olarak Batı güvenlik mimarisinin içinde kalırken aynı anda Batı dışındaki bir güvenlik mimarisinin kurucu aktörlerinden biri haline geliyor. Öte yandan, Ankara da, anlaşmanın NATO'nun 5. maddesiyle çeliştiği veya NATO'ya paralel bir yapı oluşturduğu iddialarını kesin bir dille reddetti. Dolayısı ile Ankara'nın Mekke hamlesi, Türkiye'nin son yıllardaki çok eksenli dış politikasının kurumsallaşmış biçimi olarak okunabilir. Yani, NATO'da kal, fakat güvenliği yalnızca NATO üzerinden üretme, stratejisi...
MEKKE'NİN EN KRİTİK ÖZELLİĞİ: ÜÇ ÜLKENİN BİRBİRİNDE OLMAYAN GÜCÜ TAMAMLAMASI
Anlaşmanın stratejik değerini yükselten en dikkat çekici unsur ülke kapasitelerinin birbirini tamamlaması.
Ancak burada önemli bir ayrım yapılmalı. Pakistan'ın nükleer gücünün otomatik olarak Türkiye ve Suudi Arabistan'a uzanan bir nükleer şemsiye haline geldiğini söylemek için henüz erken. Anlaşmanın ilan edilmiş hükümleri kolektif savunmayı öngörüyor, fakat NATO benzeri entegre komuta yapısı, sürekli ortak kuvvet veya otomatik askeri müdahale mekanizmasının nasıl işleyeceği henüz net değil. Bu nedenle Mekke'nin gerçek gücünü kağıttaki ifadeler değil, önümüzdeki dönemde kurulacak komuta, istihbarat, tatbikat ve savunma sanayii mekanizmaları belirleyecek.
MISIR NEDEN YOK?
Mekke Anlaşması'nda Mısır şimdilik yok. Middle East Eye'ın kaynaklara dayandırdığı habere göre Riyad, Türkiye'nin Mısır'ın dahil edilmesi yönündeki girişimine rağmen Kahire'nin katılımını istemedi. Bu bilgi önemli, ancak resmi olarak açıklanmış bir gerekçe yok...
Mısır cephesinde de ayrı çekinceler var. Kahire'nin Yemen'deki Husiler veya İran yanlısı gruplarla doğrudan çatışmaya sürüklenebilecek bağlayıcı güvenlik yükümlülüklerine mesafeli olduğu yönünde haberler bulunuyor.
MISIR KATILIRSA!
Mısır'ın katılması halinde ittifakın coğrafyası dramatik biçimde değişir. Pakistan Güney Asya'yı, Suudiler Körfez ve Kızıldeniz'i, Türkiye Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Kafkasya'yı, Mısır ise Süveyş, Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz'in güney kanadını sisteme bağlayabilir. Bu dört ülkenin oluşturacağı hat, Akdeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan son derece büyük bir stratejik kuşak anlamına gelir. Bu nedenle Ankara açısından, Mısır'ın sisteme katılması yalnızca ittifakı büyütmek değil. Türkiye'nin D.Akdeniz stratejisi açısından da oyunun geometrisini değiştirebilecek bir hamle.
Toparlarsak, ortaya çıkan kuşak kabaca: Doğu Akdeniz + Süveyş +Kızıldeniz + Körfez + Hint Okyanusu hattını kapsar. Dahası bu hat ile, dünya ticaretinin, enerji sevkiyatının, denizaltı iletişim kablolarının, limanların ve küresel tedarik zincirlerinin en hassas bölgelerinden biri aynı güvenlik mimarisinin ilgi alanına girmiş olur. Dolayısıyla Mısır'ın üyeliği Mekke Anlaşması'nı, bir kara ağırlıklı savunma ittifakından çok, deniz yollarını da kapsayan jeostratejik sisteme dönüştürebilir.
LİBYA DOSYASI
Mısır'ın katılımıyla değişebilecek dosyalardan biri de Libya... Libya'nın kıyıları, Türkiye'nin Doğu Akdeniz stratejisinin en önemli unsurlarından biri. Mısır da aynı denklemin diğer büyük kıyı devleti.
Türkiye ile Mısır geçmişte Libya konusunda karşıt aktörleri destekleyen iki bölgesel güç konumundaydı. Ancak son dönemde iki ülke arasında diplomatik normalleşmenin ilerlemesi, Libya dosyasının da yalnızca rekabet üzerinden okunamayacağı yeni bir döneme kapı açtı. Mekke mimarisi bu süreci ileri taşıyabilirse Ankara ive Kahire Akdeniz güvenliğini birlikte yönetebilirler. Dolayısı ile, 2 ülkenin güvenlik mimarisinde birbirine yaklaşması, bölgedeki hesapların yeniden yapılmasına neden olur.
KIBRIS VE YUNANİSTAN AÇISINDAN NE DEĞİŞİR?
Mısır'ın Mekke sistemine katılması halinde Atina ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi açısından yeni bir stratejik tablo ortaya çıkar. Yani, Kahire'nin Ankara ile stratejik güvenlik ortaklığı geliştirmesi, Yunanistan – GKRY - Mısır ekseninin geçmişte sahip olduğu siyasi ağırlığın yeniden dengelenmesine yol açabilir. Dolayısı ile, Türkiye için en önemli kazanım, Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin dışlandığı blok siyasetinin sürdürülebilirliğinin azalması olur.
ASIL STRATEJİK ÖDÜL: SÜVEYŞ - KIZILDENİZ HATTI
Mısır'ın Mekke mimarisine katılımının belki de en önemli sonucu Süveyş ve Kızıldeniz'de ortaya çıkar. Bugün küresel ticaretin güvenliği açısından Kızıldeniz –Babülmendep ve Süveyş hattı dünyanın en hassas boğaz sistemlerinden biri. Dolayısı ile, bilindiği üzere, Suudi Arabistan son dönemde Kızıldeniz güvenliği için daha geniş bölgesel güvenlik mekanizmaları oluşturmaya çalışıyor. Reuters'ın aktardığına göre Riyad, artan füze ve İHA tehditleri karşısında hem Mekke savunma ittifakına hem de Kızıldeniz'de çok taraflı deniz güvenliği yapılanmalarına ağırlık veriyor. Yani, Mısır olmadan Kızıldeniz güvenlik mimarisinin önemli bir parçası eksik kalır. Çünkü Kızıldeniz'in kuzey kapısı Süveyş'tir. Bu nedenle uzun vadede Riyad'ın Mısır'ı tamamen sistem dışında tutması jeostratejik olarak zor olabilir. Bugün her iki tarafın da siyasi çekinceleri bulunabilir. Fakat coğrafya değişmez. Ve coğrafya, çoğu zaman diplomasinin sonunda geri dönmek zorunda kaldığı gerçektir.
ANKARA'NIN POTANSİYEL ROLÜ: MISIR İLE SUUDİ ARABİSTAN ARASINDA KÖPRÜ
Mekke Anlaşması'nın genişlemesi açısından Türkiye'nin oynayabileceği en önemli rollerden biri Riyad ile Kahire arasındaki farklılıkları azaltmak olabilir.Çünkü Ankara bugün her iki başkentle de ilişkilerini geliştiren nadir bölgesel aktörlerden biri. Dolayısı ile, şu durumda Türkiye açısından en ideal strateji, Suudi Arabistan + Mısır denkleminde merkez ülke olmak olabilir. Eğer bu denklem başarı ile kurulursa, Ankara aynı anda, Körfez sermayesine, Mısır'ın Akdeniz ve Afrika bağlantısına, Pakistan'ın Güney Asya kapasitesine, Azerbaycan üzerinden Kafkasya ve Orta Asya'ya ulaşan ağın kesişim noktasında yer alacak. Bu da Türkiye'yi klasik anlamda bölgesel güç tanımının ötesine taşıyacaktır.
İSRAİL AÇISINDAN YENİ DENKLEM
Ankara ve İslamabad anlaşmanın herhangi bir ülkeye karşı kurulmadığını özellikle vurguluyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın ifadesiyle, Türkiye'ye saldırmayan hiçbir ülke anlaşmanın hedefinde değil. Fakat kabul edelim ki, stratejik sonuçlar niyet açıklamalarından bağımsızdır. İsrail açısından bakıldığında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kalıcı askeri koordinasyon oluşması göz ardı edilemeyecek bir gelişme. Çünkü, Türkiye'nin askeri teknolojisi, S. Arabistan'ın finansı, Pakistan'ın askeri ve nükleer kapasitesi aynı hatta birleşiyor. Dolayısı ile, bölgede İsrail'in hesaba katmak zorunda kalacağı yeni bir denge merkezi ortaya çıkıyor.
İRAN: MEKKE'NİN ORTASINDAKİ BÜYÜK SORU
Haritaya bakıldığında, Pakistan İran'ın doğusunda, Türkiye kuzey-batısında, Suudi Arabistan ise Körfez'in karşı kıyısında bulunuyor. Dolayısıyla İran üçgenin coğrafi merkezine yakın konumda. Tahran'ın anlaşmaya ihtiyatlı yaklaşmasının nedeni de bu. İran tarafında Müslüman ülkeler arasındaki birlik söylemi korunurken anlaşmanın İran'a karşı kullanılabilecek bir mekanizmaya dönüşüp dönüşmeyeceği sorgulanıyor. Ankara açısından buradaki hassas denge çok önemli. Çünkü, Mekke'nin İran'ı çevreleme ittifakına dönüşmesi Türkiye'nin çıkarına olmayabilir.
KAFKASYA: AZERBAYCAN İÇİN YENİ STRATEJİK KAPI
Mekke'nin etkileri Ortadoğu'yla sınırlı değil. En dikkat çekici potansiyel genişleme alanlarından biri Azerbaycan ve Güney Kafkasya. Azerbaycan zaten Türkiye ile Şuşa Beyannamesi üzerinden ittifak ilişkisine sahip. Pakistan da Azerbaycan'la son derece yakın siyasi ve askeri ilişkilere sahip. Suudi Arabistan'ın sisteme eklenmesi Bakü açısından ekonomik ve siyasi başka bir kanal yaratabilir. Bu nedenle Azerbaycan'ın gelecekte Mekke mimarisine yaklaşması şaşırtıcı olmaz. Bölgedeki değerlendirmelerde de anlaşmanın Güney Kafkasya ve Azerbaycan için yeni güvenlik ve ekonomik fırsatlar yaratabileceği tartışılıyor. Bunun gerçekleşmesi durumunda Mekke hattı, Körfez -Anadolu - Güney Kafkasya - Orta Asya istikametinde genişleyebilir. Burada Zengezur Koridoru ve Orta Koridor'un anlamı da değişir. Bunlar yalnızca ticaret güzergahı olmaktan çıkarak enerji, lojistik, savunma sanayii ve güvenlik koridorlarına dönüşebilir. Böylece Türkiye'nin Türk dünyası politikası ile Körfez politikası ilk kez aynı stratejik mimari içinde kesişebilir.
MEKKE'NİN EKONOMİK YÜZÜ: SAVUNMA PAKTININ ARKASINDA BİR KORİDOR MU VAR?
Pakistan'dan Körfez'e, Körfez'den Türkiye'ye ve buradan Avrupa'ya uzanabilecek enerji ve lojistik ağları düşünüldüğünde, oluşan güvenlik iş birliği ekonomik entegrasyonun koruyucu şemsiyesi haline gelebilir. Zaten şimdiden, Mekke Paktı'nın ileride bir enerji ve ekonomik koridora dönüşebileceği tartışılıyor. Eğer bu gerçekleşirse anlaşmanın stratejik değeri, güvenlik iş birliğinden bile büyük olabilir..
TÜRKİYE İÇİN NE ANLAMA GELİYOR?
Nato ülkesi Türkiye, aynı anda, Avrupa güvenliğinin kritik ülkesi, Karadeniz gücü, Kafkasya -Ortadoğu -Doğu Akdeniz aktörü, Türk dünyasının merkezi ülkelerinden biri ve şimdi Körfez–Güney Asya güvenlik mimarisinin kurucu ülkelerinden biri haline geliyor. Bu, tahmin edildiği üzere Ankara'nın pazarlık kapasitesini çok daha yükseltecektir. Dolayısı ile, Washington, Türkiye ile konuşurken yalnızca NATO üyesi Türkiye'yi -Brüksel yalnızca Avrupa'nın güneydoğu sınırındaki Türkiye'yi- Moskova yalnızca Karadeniz'deki Türkiye'yi - Pekin yalnızca Orta Koridor'daki Türkiye'yi görmekte giderek zorlanacaktır. Yani Ankara'nın farklı jeopolitik sistemleri birbirine bağlayan düğüm ülke konumunun güçlenmesi son derece stratejik bir kazanım olacaktır.
FAKAT BÜYÜK FIRSAT, BÜYÜK RİSK DEMEKTİR!
Mekke Anlaşması'nın güçlü tarafları kadar kırılganlıkları da var. Üç ülkenin her konuda aynı tehdit algısına sahip olduğu söylenemez.
Pakistan'ın Hindistan önceliği, Suudi Arabistan'ın İran, Yemen, Kızıldeniz ve Körfez güvenliği öncelikleri son derece kritik. Türkiye'nin ise Suriye, Doğu Akdeniz, Ege, Karadeniz ve Kafkasya dosyaları var. Dolayısıyla asıl sınav şu olabilir: Bir ülkenin savaşı diğer ikisinin de savaşı olacak mı? Kolektif savunma hükmünün gerçek kriz anında nasıl uygulanacağı, anlaşmanın geleceğini belirleyecektir. Bu nedenle, Mekke'nin, Ortadoğu NATO'su olduğunu söylemek, bugün için erken. Fakat bölgesel güvenliğin Batılı güçler dışında da üretilebileceğini göstermeye çalışan yeni bir model olduğu söylenebilir.
GELECEK VİZYONU: MEKKE BİR ANLAŞMA MI, YOKSA ÇEKİRDEK Mİ?
Asıl soru bundan sonra başlıyor. Mekke üç ülkeyle mi kalacak? Yoksa çevresine yeni ülkelerin katıldığı daha büyük bir güvenlik mimarisinin çekirdeğine mi dönüşecek?
Cumhurbaşkanı Erdoğan anlaşmanın daha fazla ülkenin katılımına açık olmasını istediğini açıkladı. Eğer ilerleyen dönemde Mısır ve Azerbaycan gibi ülkeler farklı biçimlerde sisteme yaklaşırsa, ortaya çıkan yapı artık yalnızca Türkiye - Suudi Arabistan -Pakistan anlaşması olarak değerlendirilemez. Tekraren söylemek gerekirse, coğrafi eksen; Güney Asya + Körfez + Kızıldeniz + Doğu Akdeniz + Anadolu + Kafkasya + Orta Asya hattına dönüşebilir. Ve böyle bir yapı üç büyük jeopolitik alanı birbirine bağlar: Ortadoğu, Avrasya ve Akdeniz. Tam da bu nedenle Mekke Anlaşması'nın tarihsel önemini bugün yalnızca imzalanan maddeler üzerinden ölçmek yanıltıcı olacaktır. Çünkü bazı anlaşmalar mevcut güç dengelerini düzenler, bazıları ise gelecekte kurulacak düzenin ilk taşını koyar. Mekke Anlaşması'nın hangi kategoriye gireceğini ise üç şey belirleyecek:
1-Kolektif savunma hükmünün gerçek askeri mekanizmalara dönüşüp dönüşmemesi.
2-Savunma sanayii ve ekonomik entegrasyonun ne ölçüde gerçekleşeceği.
3-Ve belki en önemlisi, masanın genişleyip genişlemeyeceği.
Bir noktayı özellikle önemli buluyorum: Mısır meselesi aslında bu analizin kilidi. Çünkü Riyad'ın Kahire'ye yaklaşımı sadece ikili bir Suudi - Mısır anlaşmazlığıysa geçici olabilir. Fakat arkasında 'yeni bölgesel güvenlik düzeninde kim merkez, kim çevre olacak?' rekabeti varsa çok daha büyük sonuçlar doğurur.
Ez cümle, Dünya çok kutupluluğa ilerlerken devletler artık yalnızca Washington, Moskova ya da Pekin'in kurduğu masalarda yer aramıyor. Kendi masalarını kurmaya başlıyorlar. Ve Mekke'nin asıl mesajı belki de tam olarak budur. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan masada kendilerine yer istemiyor; yeni bir masa kurmayı deniyor. Eğer bu masa Mısır'ı, Kafkasya'yı ve ilerleyen dönemde Orta Asya'yı içine alabilecek bir mimariye dönüşürse, Mekke Anlaşması 7 Ağustos 2026'nın diplomatik gelişmelerinden biri olarak değil, Ortadoğu ve Avrasya'daki güç mimarisinin değişmeye başladığı eşiklerden biri olarak hatırlanacaktır.
Yazarın diğer yazıları
İstanbul'da yasa dışı bahis reklamı yapan 4 şüpheli tutuklandı
Katil İsrail Gazze'de 21 bin 500'den fazla çocuğu öldürdü
Sahte polisler 62 yaşındaki kadını kandırdı, ekipler son anda yetişti
DMM'den "toplumsal birliği ve huzur iklimini hedef alan girişimlere" ilişkin açıklama: