Suriye, SDG ve değişen Amerikan aklı
Suriye yönetiminin SDG'ye verdiği dört günlük süre, sahadaki askeri takvimden, bir ültimatomdan ziyade bir dönüşüm çağrısı. Analizciler açısından ise, artık mesele, "çatışma mı, uzlaşı mı?" sorusundan çıkıp, ''Suriye devleti yeniden mi kuruluyor, yoksa yeni bir vesayet modeli mi inşa ediliyor?'' sorusuna evrildi. Dolayısı ile, bu dört günde sahada büyük bir çatışma beklenmiyor ama çıkacak olası sonuç çok önemli.
Suriye'de asıl yaşanan, kapalı kapılar ardında yürüyen entegrasyon pazarlığı. Bu konuda Şam yönetimi SDG'ye net ve açık bir mesaj veriyor, ya merkezi devlete dahil olursun ya da tarihin gri alanında kalırsın. Dolayısı ile, ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Barrack'ın "SDG, Suriye yönetimine entegre olmalı" çıkışı da, sıradan bir diplomatik cümle değil, Amerikan politikasında sessiz ama köklü bir kırılmayı işaret ediiyor. Peki, ABD neden SDG'den vazgeçti? Basit. ABD, Suriye'de uzun süredir üç hedefi aynı anda taşımaya çalışıyordu, DEAŞ'ı kontrol altında tutmak, Türkiye'yi kaybetmemek ve İran'ı sınırlamak. Ancak bu üç hedefin, Türkiye'ye rağmen, aynı anda SDG üzerinden yürütülemeyeceği artık Washington'da netleşmiş görünüyor. Zaten, ABD, SDG'nin stratejik bir müttefik değil, geçici bir güvenlik aracı olduğunu defalarca açıklamıştı. Peki, ABD için SDG, neden artık stratejik değil de operasyonel? Çünkü, ABD, Suriye'nin parçalı kalmasını artık ana öncelik olarak görmüyor. Bu paradigma değişimi de, federal Suriye hayalinin rafa kalktığı, merkezi devletle kontrollü normalleşmenin başladığı anlamına geliyor.
Öte yandan, bu değişim Türkiye açısından değerli olsada, soğukkanlı ve dikkatle okunmalı. Evet, şurası net; ABD'nin SDG'yi Şam'a yönlendirmesi, Türkiye'nin yıllardır savunduğu tezlerle örtüşüyor. Yani Ankara'nın ''silahlı yapı, devlet dışı aktör olarak kalamaz" argümanı güç kazanmış durumda. Ancak risk bitmiş değil!
SDG'nin üniforma değiştirerek, Suriye devleti ordusuna katılması, Ankara için yeni bir denetim sorunu doğurabilir. Bu noktada, Türkiye için kilit soru şu: SDG, Suriye ordusuna dağıtılarak mı, yoksa blok halinde mi entegre edilecek? Bu ayrım, Suriye'nin geleceğini de Türkiye'nin güvenliğini de belirler.
Peki, İsrail bu fotoğrafta nerede duruyor?
İsrail, bu tabloya en huzursuz bakan aktör. Çünkü, güçlenen bir merkezi Şam, ABD'nin SDG'den geri çekilen rolü daha da önemlisi Türkiye'nin bölgede diplomatik alan kazanması, İsrail açısından kontrol edilemeyen bir Ortadoğu demek. Bu yüzden Gazze'de kurulan kurula, İsrail'in dahil edilmesi, bir çözümden çok, bölgede olası krizi yönetme girişimi olarak da okunabilir. Çünkü, Gazze'de atılacak her adım, Suriye'yi de etkiler. Neden mi?Çünkü, bölge artık tek dosya halinde okunuyor. Gazze'de ateş düşerse, Suriye'de uzlaşı zemini genişler. Gazze'de kriz derinleşirse, Suriye yeniden vekalet savaşına çekilir.
SDG'nin elindeki ABD silahları ne olacak?
Bu sorunun cevabı henüz net değil ve işte asıl tehlike burada. Bu konuda üç senaryo konuşuluyor, birincisi silahların Suriye ordusuna devri, ikincisi kontrollü imha, son olarak da bölge dışına transfer. Bu üçüncü senaryo, yani, silahların farklı coğrafyalara kayması, en riskli olanı. Çünkü tam da bu noktada DEAŞ dosyası devreye giriyor.
DEAŞ'lı mahkumlar neden Irak'a götürüldü?
ABD transferin ana gerekçesi olarak,''Suriye'de kontrol el değiştirirken, DEAŞ hapishanelerinden kitlesel kaçış önlenmeli'' argümanını sunuyor. Ayrıca DEAŞ dosyasını, Suriye'nin muğlak geçiş döneminden çıkarıp, Irak'ın kurumlarına bağlama iddiası da var. Irak tarafı da, gelen tutukluların sorgulanıp yargılanacağını ve bunun tehdidi çevreleme amacı taşıdığını söylüyor. Yani kısaca ABD bunu, Suriye'de sahadaki kontrol değişimleri sırasında, toplu firar riskine karşı "acil güvenlik tedbiri" olarak çerçeveliyor.
Kimi güvenlik analistleri ise, DEAŞ'lı tutukluların Irak'a kaydırılmasını, ABD'nin, terör riskini, daha yönetilebilir gördüğü coğrafyaya yeniden park etmesi olarak okuyor. Öte yandan, bu durum, DEAŞ'I yeniden konumlandırma gibi de okunabilir. Yani, terör bitmiyor, yer değiştiriyor. Bu çok tehlikeli bir olasılık. Güvenlik uzmanları da tam bu noktada şöyle diyor; ''Irak, DEAŞ'ı 2017'de sahada yenilgiye uğrattı, ama hücre yapılanmaları hala aktif. Bu yüzden binlerce tutuklunun Irak'ta toplanması, hapishane baskını, toplu firar senaryolarını büyütür, Irak iç siyasetinde (güvenlik bürokrasisi, parlamento, yerel dengeler) gerilim üretir, sınır hattında (Musul, Telafer, Sincar dahil) güvenlik baskısını yükseltir; Türkiye'nin sınır güvenliği, ticaret ve enerji lojistiği de bundan etkilenir. ABD'nin transferinin ölçeği ve Irak'a yığacağı güvenlik yükü bu sonucu rasyonel kılar. ''
Dolayısı ile, Suriye'de denge arayışı sürerken, Irak yeniden kırılgan bir hatta dönüşebilir. Bu olası sonuçta, Türkiye için sadece güney sınırı meselesi olmaz, bölgesel güvenlik mimarisi meselesi de olur. Toparlarsak, Türkiye ve bölge açısından, DEAŞ riski sıfırlanıyor demek polyanacılık olabilir, terör eksen değiştiriyor demek daha akılcı duruyor. Çünkü Irak, DEAŞ tutuklu havuzuna dönüşürse, ülke içi istikrarsızlık riski artacağı ortada. Bu da sonuçta, Irak'ta güvenlik zafiyeti, bunun sonucu olarak da Türkiye'nin sınırında yeni bir dalgalanma üretir (göç, kaçakçılık, militan geçişleri, ticaret kesintisi).
İşin bir de, hukuk ve insan hakları boyutu var. ABD'nin güvenlik çözümü, uzun vadeli siyasi ve hukuki krize de dönüşebilir. Daha şimdiden, insan hakları kuruluşları, geçmiş örnekler üzerinden Irak'ta işkence riski ve adil yargılanma sorunları konusunda uyarılar yapıyor ve DEAŞ transferleri uluslararası alanda tartışma yaratıyor. Dahası, ABD'nin "Irak yargılasın" yaklaşımı diplomatik krizler potansiyeline de sahip. Çünkü konu ile ilgili haberlere bakılırsa, DEAŞ militanları arasında Avrupalı teröristlerde çok. Yani işin içinde BATI'da olunca, bu tür dosyalar Irak'ın üzerine yıkıldığında, konsolosluk, iade, cezaevi yönetimi gibi başlıklarda yeni krizler çıkabilir.
Karara kim ne dedi?
ABD -CENTCOM : DEAŞ'lı mahkumları güvenli tesislerde tutulacak ve toplu firarlar önlenecek. Nihayetinde 7.000'e kadar transfer olabileceK
Irak : Güvenlik gelişmelerini izledik, onay verdik.
( Ayrıca bölge gazete haberlerine göre, Irak ordusu ilk grubun geldiğini doğruladı ve adını vermek istemeyen bir Irak istihbarat yetkilisi, transferlerin aşamalı süreceğini, ardından yargılama, sorgu yapılacağını söylediği belirtiliyor)
Suriye Dışişleri: İstikrar ve güvenliği güçlendiren adım.
Suriye Dışişleri'nin transferi memnuniyetle karşıladığı ve bunu "güvenlik ve istikrarı güçlendiren" bir adım olarak nitelediği bildirildi.
İnsan hakları çevreleri: Human Rights Watch, geçmiş transfer örneklerinden hareketle Irak'a transferlerde işkence ve adil olmayan yargılama riski uyarısı yapıyor ve transferlerin bu riskler gözetilmeden yapılmaması gerektiğini savunuyor.
Dünya medyası ne diyor?
Batı medyası bu süreci "ABD'nin geri çekilmesi" olarak okuyor.
Ortadoğu basını ise "yeni bir düzenin sancısı" diyor.
Rus ve Çin medyasında ise ortak bir vurgu var: Amerikan hegemonyası sahadan masaya çekiliyor.
Toparlarsak, ABD'nin bu kararı, Türkiye'nin yakın çevresinde DEAŞ tehdidini bitirmiyor; Suriye'deki ani dağılma riskini azaltılsa da, Irak'ta daha uzun süreli ve dalga dalga gelebilecek bir güvenlik yükü üretiliyor. Kısaca, Türkiye'nin de sınır güvenliği ve Irak sahasıyla koordinasyon ihtiyacını artırıyor.
Ez cümle, Suriye'de verilen dört gün, takvimden çok zihinsel bir eşik. ABD'nin SDG politikası değişti. İsrail tedirgin. Gazze, tüm denklemi etkiliyor. Terör şekil değiştiriyor. Ve Türkiye, bu karmaşaya reaksiyon veren değil, denge kuran bir pozisyonla yaklaşıyor. Üstelik, Türkiye bu tabloda nadir görülen de bir konumda. Hem sahayı bilen, hem masada kalabilen, hem de ahlaki söylemi olan bir aktör. Ortadoğu'da artık mesele kimin daha güçlü olduğu değil; kimin daha sabırlı, çok boyutlu ve ahlaki bir akıl kurabildiği. Kısaca Erdoğan'ın stratejik sabrı kazandı. Net...