ANASAYFA
TV PROGRAMLARI
PROGRAMLAR
YAYIN AKIŞI
CANLI YAYIN
24 RADYO
REKLAM
İLETİŞİM VE KÜNYE


Maduro ve yeni dünya düzeninde normlar-değerler

Dünya uzun bir süredir yüksek sesle şunu söylüyor, kurallar korumaz, güç korur. Bu yeni gerçekliğin en çıplak tercümanı da, hiç kuşkusuz Trump. Venezuela'yı ilhakı, Grönland'ı bir stratejik emlak gibi telaffuz etmesi, Panama Kanalı'nı küresel ticaretin değil jeopolitiğin parçası olarak görmesi vs eski dünyanın alışık olmadığı şeyler. Üstelik bunların hiçbiri birer diplomatik gaf değil. Hepsi, yeni dünya düzeninin kurallarla, hukukla, ahlakla değil, kapasiteyle, güçle konuştuğunun ilanı. Bu tabloda asıl soru ise şu: Askeri ve stratejik güce dayanmayan, kararlarını yalnızca normlar ve değerler üzerinden alan yapıların, mesela Avrupa'nın bu düzende yeri var mı?

Avrupa uzun yıllar boyunca kendisini normatif güç olarak tanımladı. İnsan hakları, uluslararası hukuk, çok taraflılık... Ancak şimdi, yeni dünyada, acı bir gerçekle yüzleşiyor; haklı olmak, artık caydırıcı olmak anlamına gelmiyor.

European Union, karar alabiliyor ama sonuç üretemiyor; bildirge yayımlıyor ama sahayı şekillendiremiyor. Çünkü artık, ahlaki ve hukuki pozisyon, arkasında askeri, enerji ve teknolojik kapasite olmadığında, yalnızca bir temenniye dönüşüyor.

Peki ne dersiniz, bu Trump dönemi bir istisna mı, yoksa prova mı?

Trump'ı marjinal ya da geçici olarak okumak büyük bir hata olur. Çünkü Trump yeni sistemin gizli dilini açık etti. Yeni çağın dili şu: Gücün kadar konuş.

İşte, Avrupa'nın trajedisi burada yatıyor. Göreceli olsada Avrupa'nın değerler manzumesi var ama bu değerleri savunacak gücü, refleksi yok. Baksanıza, en küçük krizde ya Washington'a bakıyor, ya da NATO'ya yaslanıyor. Avrupa bugün değerlerden bahsediyor ama bir krizde kararlarını, başkalarının gazına, petrolüne ve takvimine göre alıyor. Yani zaman kazanıyor. Ve yeni dünya düzeni, 'kim haklı?' sorusunu değil, 'kim koruyabiliyor?' sorusuna cevap ararken, Avrupa yalnızlık ve korku iklimine sıkışmış durumda.

Toparlarsak, yeni dünyanın çok sert ama basit formülü var. Şöyle ki:

Ahlak + Güç = Etki

Ahlak – Güç = Yalnızlık

Güç – Ahlak = Kaos

Yani, günümüzde ahlaki dil, askeri ve stratejik bir altyapıyla desteklenmediğinde, korunmadığında romantik bir film konusu oluyor. Küresel pazarlık masasında ise sana sandalye değil, eline not defteri verirlerse şanslısın demektir. Dolayısı ile eğer Avrupa, acil bir şekilde ahlaki üstünlüğünü stratejik kapasiteyle birleştiremezse, yeni çağda, bir aktör değil, iyi niyetli bir seyirci olarak yer alacak. Bu nedenle Trump'ın çıkışlarını bir sapma olarak değil, geleceğin sert fragmanı olarak okumak yerinde olur.

Değerler sisteminde Türkiye

Avrupa'nın bugün düştüğü açmazı Ankara yıllar önce gördü ve kritik bir tercih yaptı: Değerlerinden vazgeçmeden, onları savunacak gücü inşa etmek. Dolayısı ile, Türkiye'nin savunma sanayi ve enerji hamleleri ahlaki egemenliğinin de altyapısı oldu.

Ahlak ile gücün aynı cümlede kurulduğu yer: Türkiye

Türkiye'nin son 15 yılda savunma sanayisine yönelimi, savaşçı bir refleks değil, bağımsız karar alma iradesinin zorunlu sonucu. İnsan hakları diyebilmek için ambargo korkusu yaşamamak, diplomasi yürütebilmek için askeri vesayet altında olmamak, barış çağrısı yapabilmek için caydırıcı olmak gerekir... İşte Türkiye, bu denklemi kurabilen az sayıda ülkeden biri.

Baykar, TUSAŞ, Aselsan ve benzeri yapılar; yalnızca teknoloji üretmiyor, politik özerklik de üretiyor. Şu gerçeği anlamak, idrak etmek çok önemli, Ankara savunma yatırımlarıyla değerlerini de sigortaladı. Bugün Türkiye, örneğin terörle mücadelede kendi kararlarını alıyorsa, masada "haklıyım" demekle yetinmeyip "buradayım" diyebiliyorsa, bu strateji sayesinde. İşte bu, ahlakın güçle birleştiği noktadır.

Öte yandan, Türkiye'nin savunma sanayii hamlesi nasıl ahlaki egemenliğin zırhı ise, enerji politikası da onun oksijen hattıdır. Çünkü yeni dünya düzeninde artık açık bir gerçek var: Enerji bağımsızlığı olmayanın, siyasi iradesi de sınırlıdır.

Türkiye'nin savunma – enerji senkronu

Türkiye savunma ve enerjiyi ayrı dosyalar olarak görmüyor. Ankara denklemi şöyle kuruyor: Savunma sanayi = siyasi bağımsızlık, enerji hamleleri= ekonomik ve diplomatik dayanıklılık... İşte bu ikisi birleştiğinde ortaya çıkan şey, stratejik egemenliktir.

Enerji = diplomasi ve caydırıcılık

Yeni dünya düzeninde ülkeler ikiye ayrılıyor: enerjiyi konuşanlar, bir de enerjiyi yönetenler.Türkiye, artık ikinci grupta.

Türkiye'nin enerji hamleleri yalnızca ekonomik değil, jeopolitik de. Türkiye bugün Ankara'nın ön görüleri sayesinde, TANAP ile Doğu-Batı enerji denkleminin merkezinde yer alırken, Turk Stream ile Avrupa'nın enerji güvenliğinde vazgeçilmez aktör oldu. Akkuyu Nükleer Santrali ile de enerji ithalatçısı ülke psikolojisini kırdı. Dahası, Karadeniz gazı ile enerji arayan değil, enerji bulan ülke konumunda. Bu tablo şunu söylüyor, Türkiye yalnızca sahada değil, vanada da söz sahibi olmak istiyor. Bunun için, enerjide çeşitleniyor, kaynağı çoğaltıyor, güzergahı kontrol ediyor... Ve bu sayede ahlaki söylemini, enerji şantajına açık hale getirmemek için hızlı yol almış oluyor.

Ez cümle, en son Maduro'nun başına gelenler eski dünyadan son kalan ümit kırıntılarını da sildi süpürdü. Görünen o ki, artık yeni dünyanın yeni kanunları var. Orman kanunları: Güçlü olan kazanır.

Her şeye rağmen, evet, belki yeni dünya düzeninde ahlak tek başına hayatta kalamıyor, ama insanı- ahlakı savunacak gücü olan ülkeler, tarih yazıyor. Ve Türkiye, bugün tam da bu satırda duruyor. Trump'ın dünyasında, Avrupa'nın bile yalnızlaştığı yerde, Türkiye'nin hilali parlıyor. Tarih bize şunu defalarca gösterdi, seyirciler alkışlar, yeri gelince sırtları sıvazlanır ama yön tayin edemez. Türkiye, değerlerini koruyabilen bir aktör. Asıl önemlisi, Türkiye 'değerler korumaz, korunan değer olur'un bilincinde...


Yazarın diğer yazıları