Orta Doğu'da hibrit ateşkes çağı
Ortadoğu'da ilan edilen her ateşkesin metni kısa, ama dipnotu uzundur. Çünkü Ortadoğu'da ilan edilen her ateşkes, aslında barışın değil, bir sonraki hamlenin hazırlık sürecidir. ABD, İsrail - İran hattında konuşulan iki haftalık ateşkes de böyle.
İran ateşkesi, ilk bakışta tansiyonu düşüren diplomatik başarı gibi görünsede, daha yakından bakınca bunun bir barış düzeni değil, stratejik hedefleri aynen korunan, bir sahne değişimi olduğu anlaşılıyor. Nedeni sahadaki gerçeklik. Şöyle ki: Washington- Tahran arasındaki ateşkes ilan edilir edilmez, Tel Aviv, Lübnan'da son haftaların en ağır bombardımanlarından birini yaptı. Reuters'a göre saldırılarda 250'nin üzerinde insan öldü. BM, saldırıları dehşet verici olarak niteledi. Kısaca kağıt üzerindeki ateşkes tartışılırken, sahada cepheler ayrıştı.
Ne demek istiyorum, gelin durumu biraz daha açalım. İsrail'in Lübnan saldırıları ateşkesi üç farklı düzeyde aşındırıyor. Birincisi, hukuki meşruiyet düzeyi. BM ve Avrupa'dan gelen tepkiler, İsrail'in bu ayrı savaş tezini giderek daha savunulamaz hale getiriyor. İkincisi, olan bitenin müzakere psikolojisine etkisi. İran, masada taviz verirken sahada müttefikinin vurulmasını, kamuoyuna anlatamaz. Üçüncüsü de, piyasa ve nakliye düzeyi. Hürmüz boğazı açılmadan, sigorta riski düşmeden, enerji akışı normale dönemez. Bu da sadece bölge için değil, dünya ekonomisi içinde felaket demek. Nitekim, Reuters, ateşkese rağmen boğazdan geçen trafiğin son derece sınırlı olduğunu belirtiyor. Bu da, jeopolitik riskin hala fiyatlandığını gösteriyor
EKONOMİK CEPHE: ASIL SAVAŞ BURADA!
Hürmüz meselesi bu yazının kalbi. Çünkü savaşın gerçek merkezi Tahran, Tel Aviv ya da Beyrut değil, enerji boğazı.
ABD Enerji Bilgi İdaresi'ne göre, 2024'te Hürmüz'den günde ortalama 20 milyon varil petrol geçti. Bu, küresel petrol sıvıları tüketiminin yaklaşık yüzde 20'sine denk geliyor. Aynı hat 2024'te küresel LNG ticaretinin de yaklaşık yüzde 20'sini taşıdı. IEA verileri ise 2025'te buradan geçen petrol ve ürün akışının dünya deniz yoluyla petrol ticaretinin yaklaşık dörtte birine denk geldiğini gösteriyor. Başka bir ifadeyle, Hürmüz sadece bir su yolu değil, dünya ekonomisinin atardamarı. Ve tahmin edileceği üzere, atardamarı elinde tutan taraf, savaşta tam kazanmasa bile, barış masasında fiyat belirler.
Dolayısı ile tam da bu nedenle ateşkes sonrasında asıl mücadele, kim daha haklı değil, kim enerji akışını hangi şartla yeniden başlatacak sorusuna döndü. Reuters ve EIA verileri savaşın enerji boyutunda tarihin en büyük arz şoklarından birinin yaşandığını gösteriyor. IEA mart raporunda, Hürmüz'den geçen ham petrol ve ürün akışının yaklaşık 20 milyon varilden neredeyse damlaya düştüğü, Körfez üreticilerinin toplam üretimi en az 10 milyon varil azalttığı belirtildi. Barclays ise, 13-14 milyon varillik günlük arz aksamasına dikkat çekiyor. Dahası, Ekonomistlerin verilerine göre, enerji fiyatlarındaki yüzde 10 artış, küresel büyümeyi yaklaşık yüzde 0.2– 0.3 aşağı çekiyor. Yani tüm dünya ekonomisini, füze yağmuru değil, sadece bir tanker gecikmesi deriden sarsabiliyor.
Bu yüzden analizcilerin önemli bir kısmı bu süreci kalıcı barış ihtimalinden çok, operasyonel mola olarak okuyor. Piyasa refleksi de bunu çok net gösterdi. Ateşkes haberi gelince Brent petrolde bir günde yüzde 15'ten fazla düşüş görüldü ve fiyat 92 dolar seviyesine kadar indi. Fakat ertesi gün ateşkesin kırılganlığı, Hürmüz'deki belirsizlik, Lübnan saldırıları sonucu petrol yeniden 98 dolar civarına tırmandı. Yani piyasa da, ateşkes metnini kriz bitti diye okumadı, sadece en kötü senaryo birkaç günlüğüne ötelendi diye okudu.
TRUMP'IN VERGİ ARTTIRIMI TEHDİTLERİ
Trump'ın İran'a savunma yardımı yapan ülkelere vergi tehdidinin asıl hedefi, Çin ve Rusya. Fakat Reuters'a göre burada önemli olan yalnızca cezanın kendisi değil, Washington'ın neyi kabul ettiğini de açık etmesi.
ABD artık İran'la mücadeleyi sadece füze rampalarında değil, tedarik zincirlerinde, çiplerde, özel kimyasallarda, metal akışlarında ve ticaret hukukunda kuruyor. Başka bir deyişle savaş artık toprağın değil, ekonominin savaşı. Yani, Trump vergi tarifesi ile, İran'ın savaş kapasitesinin ara mallarını vuran, bir ekonomik çevreleme yapmak istiyor. Bu tehdit, kısa vadede piyasaya mesaj, orta vadede Çin'le daha büyük bir ekonomik hesaplaşmanın ön cümlesi olsada, Reuters'ın da belirttiği gibi, hukuki zemini tartışmalı ve uygulanması da zor.
Toparlarsak, gerçek ateşkes ile taktik duraklama arasındaki fark tam da budur. İlki primi siler, ikincisi primi sadece erteletir. Potaya, ateşkesin en önemli gerçeği enerjinin aslında henüz tam olarak konuşmaya başlamadığını da atıyorum.
15 GÜN SONRA NE OLUR?
Ateşkesin geleceğine dair en gerçekçi öngörü şu olabilir: Ateşkesin kalıcı olma şansı, İsrail'in Lübnan dosyasını ne kadar açık tutacağına bağlı. Çünkü İran açısından mesele artık yalnızca kendi topraklarına saldırı değil, caydırıcılık zincirinin kopup kopmadığı.
Tahran'ın uzun yıllardır bölgesel savunma derinliğini doğrudan sınırında değil, vekil ağları üzerinden kurduğu malumunuz. Lübnan ise, bu zincirin en kritik halkası. Dolayısı ile, eğer İsrail, 'İran'la ateşkes yaptım ama Hizbullah'ı vurmayı sürdürürüm' çizgisinde ısrar ederse, Tahran bunu teknik bir istisna değil, stratejik aldatma olarak okur. O zaman ateşkes, savaşın sonu değil, İran'ın yeni misilleme gerekçesi olur. Kısaca, Lübnan dosyası ateşkesin kenar notu değil, sigortası. Ve sigorta patlarsa ana gövde de çöker.
Toparlarsak, burada asıl mesele ateşkesin süresi değil, mimarisi. Bu anlaşma savaşı bitirmiyor, savaşı bölüyor. Reuters ve AP'nin aktardığı göre ateşkesin en büyük açmazı da bu. Yani, İran ve bazı arabulucular Lübnan'ın da ateşkes kapsamına girdiğini savunurken, İsrail ve ABD bunun dışında kaldığını söylüyor. Kısaca, ateşkesi zayıf yapan şey yalnızca karşılıklı güvensizlik değil, ateşkesin neyi kapsadığı konusunda bile mutabakat olmaması. Diplomatik metinlerin en tehlikeli hali de budur. Herkes imza atar, ama herkes başka şey anlar...
KEIR STARMER'IN KÖRFEZ TURU.
Keir Starmer'ın Körfez turu basit bir diplomasi değil, tarihsel bir refleksin tetiklenmesi. Bildiğiniz üzere Ortadoğu'da bir boşluk oluştuğunda, iki aktör refleks verir, ABD (askeri), İngiltere (siyasi-jeopolitik düzen kurucu). Kısaca, Londra, Ortadoğu'yu sadece ziyaret etmiyor; eski reflekleriyle geri dönüyor. Reuters'a göre Starmer, turun ana gerekçesini Hürmüz'ün açılması, enerji akışının güvenceye alınması olarak kurdu. Bu, Britanya'nın klasik Körfez aklıdır. Bir asır önce haritayı cetvelle çizen imparatorluk şimdi aynı bölgeye savaş gemisiyle değil, kriz yöneticisi kimliğiyle geri dönüyor. Bunun Körfez monarşilerinde uyandırdığı refleks ise iki yönlü okunabilir. Bir yandan ABD belirsizliğine karşı ek sigorta arayışı, diğer yandan İngiltere'nin yeniden dengeleyici aracı rolü üstlenebileceği beklentisi. İran içinse bu ziyaret çok daha farklı bir anlam içeriyor. İran için bu ziyaret, tarihin tekrarı değil, eski çevrelenme hafızasının güncellenmesi demek.
ÇİN VE RUSYA NEDEN BEKLİYOR?
Çin ve Rusya bu tabloda doğrudan savaşın içine girmiyor, daha sofistike bir hatta ilerliyor. Çin açık biçimde barış fırsatı değerlendirilsin dedi ve Rusya ile birlikte BM hattında gerilimi düşürmek için çalışacağını açıkladı. Bu diplomatik dil ilk bakışta yumuşak diplomasi gibi görünüyor, ama aslında çok rasyonel. Çünkü, Çin'in önceliği ideolojik değil, enerji emniyeti ve deniz ticareti. Hürmüz'ün açık kalması Çin ekonomisi için bir güvenlik meselesi. IEA'ya göre 2025'te Hürmüz'den geçen ham petrolün yüzde 44'ü Çin ve Hindistan'a gitti. Bu nedenle Pekin'in el yükseltmesi askeri olmayacaktır. Daha çok diplomasi, enerji anlaşmaları, sigorta-finans kanalları ve İran üzerindeki sınırlı nüfuzunu kullanma şeklinde olacaktır. Rusya ise başka bir kazanç penceresinden bakıyor. Moskova için, ABD dikkatinin, kaynaklarının Ortadoğu'ya bağlanması, stratejik bir rahatlama alanı yaratıyor. Yani Çin istikrar isterken, Rusya dikkat dağınıklığında fayda görüyor. Gerçi sonuçta, her ikisi de ABD'nin bölgede daha pahalı angajmana sürüklenmesini kendi aleyhlerine saymaz.
PEKİ KİM KAZANIYOR?
Burada kolay sloganlar yanıltır. ABD kazandı, İran direndi, İsrail elini güçlendirdi gibi başlıkların her biri eksik. Daha doğru okuma şu olabilir, şimdilik askeri olarak mutlak kazanan yok, ama savaş siyasi ve yapısal kritik bir kar-zarar tablosu oluşturdu. Mesela, ABD kısa vadede, İran'la doğrudan çatışmayı kontrollü noktada dondurdu ve petrol paniğini tam çöküşe dönüşmeden frenledi. Fakat müttefiki İsrail'i, dizginleyemediği için de ateşkesin garantörü gibi değil, ateşkesin sınırlı sahibi olarak göründü. Bu da Washington'ın caydırıcılığı kadar kontrol kapasitesini de yeniden tartışmalı hale getirdi. İsrail ise Lübnan'a baskıyı sürdürerek manevra alanını korumuş görünüyor. Ama stratejik düzeyde, ateşkesin bozulmasının siyasi faturası giderek daha fazla Tel Aviv hanesine yazılabilir.
İran ise ağır baskıya rağmen şunu gösterdi: Doğrudan sahada ezilse bile, Hürmüz gibi bir boğaz ve vekil ağları sayesinde, kritik küresel maliyet üretebiliyor. Bu da Tahran'ın jeo-ekonomik veto gücü olduğunu ortaya koydu. (Şuraya bir not düşelim, sonuçta kazanan, 'jeopolitiğin eski kuralı: enerji yolunu tutan pazarlık gücü üretir' doktrini olacaktır. )
Öte yandan, şu aşamada en net kaybeden ise Avrupa. Çünkü Avrupa bu krizden ne güvenlik mimarisini belirleyerek çıktı ne de enerji fiyatlarını kontrol ederek. Hürmüz kapanınca Avrupa'nın etkisi düştü. Daha fenası, açılması için Londra ve Washington'a bakmak zorunda kaldı.
Körfez ülkeleri de, görünüşte tarafsız ama gerçekte kırılgan. Ve Körfez monarşilerinin servetinin güvenlik şemsiyesi olmadan ne kadar savunmasız olduğu bir kez daha görüldü.
Sonuçta, bu ateşkes, savaşın bittiğini değil, çatışmanın maliyet merkezinin yer değiştirdiğini gösteriyor. Kısaca, füze yağmuru azalabilir, ama savaş sigorta primi, petrol fiyatı, nakliye rotası, arabuluculuk rekabeti ve vekil cepheler üzerinden sürecek gibi görünüyor. Yani Ortadoğu barış sonrası bir döneme değil, hibrit ateşkes çağına girdi. Bu çağda taraflar aynı anda hem masada olacak hem tetikte.
KALICI ATEŞKES MÜMKÜN MÜ?
İsrail Lübnan'ı açık tutarsa ateşkes çözülebilir. İran Hürmüz'ü kaldıraç olarak kullanmayı sürdürürse piyasa cephesi kapanmaz. İngiltere Körfez'de görünürlüğünü artırırsa eski emperyal hafızalar yeniden uyanır. Çin ve Rusya sabırlı davranırsa ABD'nin her diplomatik kazanımı daha pahalı hale gelir. Bu yüzden asıl soru 'ateşkes kalır mı?' değil, 'Ortadoğu artık savaşları bitirebiliyor mu, yoksa sadece cepheleri mi sıraya koyuyor?' olabilir. Üstelik, maalesef bazen en uzun savaşlar, tam da böyle kısa ateşkeslerle başlar.
Ez cümle, bu bir ateşkes değil, zaman satın alma operasyonu. Yani, bu 15 gün, barışın değil, daha büyük bir hesaplaşmanın hazırlık süresi gibi duruyor. Eğer bu süreçte, İsrail çevre operasyonlarını artırırsa, İran vekil güçleri üzerinden cevap verirse, ABD ekonomik baskıyı tırmandırırsa, o zaman ateşkes tarihe, savaşı durduran değil, bir üst seviyeye taşıyan ara dönem olarak geçer. Ama en kritik sonuç şu tabloda şekilleniyor: Hiç kimse kazanamıyor ama herkes geri çekilemeyecek kadar ilerlediyse? İşte bu, savaşların en tehlikeli evresi. Çünkü bu noktadan sonra kararlar rasyonel değil, itibar ve zorunluluk üzerinden alınır.
Yazarın diğer yazıları
Bitlis'te minibüsün devrilmesi sonucu 11 kişi yaralandı
Elazığ'da su arıtma tesisinde iskele çöktü: 4 işçi yaralandı
Bakan Fidan, Pakistanlı mevkidaşı Dar ile telefonda görüştü
Kardeş ülkeden gövde gösterisi: Türk F-16'ları törene damga vurdu