ANASAYFA
TV PROGRAMLARI
PROGRAMLAR
YAYIN AKIŞI
CANLI YAYIN
24 RADYO
REKLAM
İLETİŞİM VE KÜNYE


Türkiye–İsrail geriliminin arkasındaki büyük denklem

Türkiye ile İsrail arasında Suriye üzerinden yükselen gerilimi yalnızca iki ülke arasındaki yeni bir kriz olarak okumak yanıltıcı olur. Çünkü bugün Suriye'de olanlar, aynı anda dört büyük dönüşümün kesiştiği noktada ortaya çıkıyor. Dört büyük dönüşümden kastım şu: Suriye'nin yeniden paylaşılmakta olan nüfuz alanları, Mekke Anlaşması'yla şekillenmeye başlayan yeni güvenlik mimarisi, Ortadoğu'nun enerji haritası ve Doğu Akdeniz'de uzun süredir devam eden güç mücadelesi. Dolayısı ile, İsrail'in Suriye'de Ebu Zuhur Hava Üssü'nü, Türkiye'nin asker konuşlandırabileceği iddiasıyla vurması iyi okunmalı. Üstelik Suriye yönetiminin İsrail'e Türk üssü kurulmayacağı yönünde bilgi verdiği, buna rağmen saldırının gerçekleştiği de belirtimişken...

Suriye artık stratejik kavşak

Esad rejiminin devrilmesinden sonra Suriye'de ortaya çıkan boşluk, İran ve Rusya'nın geçmişte sahip olduğu nüfuz alanlarını önemli ölçüde değiştirdi. Türkiye açısından ortaya çıkan yeni Suriye, sınır güvenliğinin sağlandığı, terör yapılanmalarının tasfiye edildiği, merkezi otoritenin güçlendiği ve Ankara ile ekonomik, askeri ve siyasi entegrasyon geliştiren bir devlet anlamına geliyor. İsrail açısından ise aynı tablo çok farklı okunuyor. İsrail, kuzey sınırlarında Türkiye gibi, güçlü askeri kapasiteye sahip bir ülke tarafından desteklenen yeni bir Suriye görmek istemiyor. İsrail'in güvenlik anlayışı, güneyinde İsrail'e tehdit oluşturabilecek yapıların bulunmadığı bir Suriye üzerine kurulu. Dolayısı ile iki ülkenin Suriye tasavvuru birbirinin tam karşısında duruyor. Sorunun özü burada.

Ebu Zuhur saldırısı aslında Ankara'ya verilen bir mesajdı

İsrail saldırısının görülmesi gereken en önemli çıktısı, Türkiye'nin orada gerçekten üs kurup kurmadığı değil, böyle bir ihtimalin İsrail tarafından askeri müdahale gerekçesi olarak kabul edilme niyeti. Bu kritik bir eşik. Çünkü İsrail böylece fiilen şu doktrini ilan etme zemini arıyor: Suriye'de, İsrail tarafından olası tehdit olarak algılanabilecek bir Türk askeri yapılanması oluşmadan önce vurulabilir. Türkiye'ye göre ise, Suriye yönetiminin başka bir ülkeyle yaptığı askeri iş birliğine İsrail veto koyamaz. Dolayısıyla kriz diplomatik söylem meselesi değil. Kriz, Suriye üzerinden iki farklı bölgesel düzen anlayışının çatışması.

Bu sıcak gelişmenin ardından, Ankara üste Türk askeri bulunmadığını açıklarken, Washington da saldırıyı 'gereksiz bir tırmanma' olarak değerlendirdi ve üçlü çatışmazlık mekanizması (Türkiye – İsrail – Suriye) kurulması için devreye girdi. Fakat mesele bir hava üssünden çok daha büyük. Asıl mesele net: Suriye gelecekte hangi bölgesel sistemin parçası olacak?

Mekke anlaşmasının yeni denkleme etkisi

7 Ağustos'ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güvenlik denklemine yeni ve son derece önemli bir unsur ekledi: Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, üçüne yönelik saldırı kabul edilecek. Anlaşma ayrıca ortak caydırıcılık, savunma iş birliği ve savunma sanayii alanındaki koordinasyonu güçlendirmeyi de öngörüyor. İşte zurnanın zırt dediği yerde burası. Çünkü bu anlaşma ile birlikte, Türkiye, İsrail açısından, artık yalnızca NATO üyesi veya güçlü bir bölgesel ordu değil. Bu anlaşma ile Türkiye'nin askeri ve savunma sanayii kapasitesi, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve enerji gücü, Pakistan'ın askeri kapasitesi ve nükleer caydırıcılığı, aynı stratejik potaya, çerçeveye girmiş oldu. Bu da, Ortadoğu'da güç dağılımını değiştirebilecek yeni bir ağ demek.

Suriye ile Doğu Akdeniz aslında aynı haritanın parçası

Türkiye ile İsrail arasındaki rekabeti yalnız kara üzerinden okumak büyük hata olur. Suriye'nin Akdeniz kıyıları, D. Akdeniz'deki güç dağılımını da etkileyebilir. Bildiğiniz üzere, Türkiye uzun süredir Doğu Akdeniz'de deniz yetki alanlarını ve enerji çıkarlarını savunurken İsrail'de Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile önemli ilişkiler geliştiriyor. Bu nedenle Suriye'de, Ankara'nın ağırlığının artması, İsrail açısından yalnız sınır problemi olarak okunmuyor. Asıl sorun, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki stratejik derinliğinin genişlemesi... Başka bir ifadeyle, Türkiye Suriye'de güçlendikçe, Doğu Akdeniz'e kara üzerinden de bağlanan yeni bir jeopolitik alan kazanıyor ve İsrail'I sıkıştırıyor.

Yeni enerji koridorları ve eski ittifaklar

Türkiye - Suriye hattının yeniden normalleşmesi çok önemli bir durum. Çünkü, bu Körfez sermayesinin Suriye'nin yeniden inşasına girmesi, Irak ve Suriye üzerinden Türkiye'ye ulaşabilecek yeni enerji ve ticaret bağlantılarının kurulması, Türkiye'nin Avrupa'ya açılan enerji kapısı rolünün güçlenmesi anlamına gelir. Bu da İsrail'in hiç işine gelmez. Yani, İsrail açısından mesele yalnızca 'Türk askeri bize yaklaşacak mı?' değil. Mesele, 'Türkiye'nin merkezinde bulunduğu yeni bir bölgesel güç alanı mı oluşuyor?' meselesi. Yani, Türkiye'nin Suriye'deki etkisi + Suudi Arabistan'la gelişen stratejik yakınlık + Pakistan'la savunma ilişkileri + Türkiye'nin büyüyen savunma sanayii +Körfez sermayesi+ Suriye'nin yeniden inşası + enerji koridorları ve bütün bunların Doğu Akdeniz'e ulaşması...

Netenyahu'nun seçim hesabı

Türkiye- İsrail arasındaki son gerilimi analiz ederken, tüm bunların üzerine, İsrail iç siyasetini de koymak gerekiyor.

İsrail ekim ayında seçime giderken Netanyahu ciddi bir siyasi baskı altında. Dolayısı ile dış tehdit algısının yükselmesi Netanyahu açısından iç politikada işlevsel olacaktır.

Bildiğiniz üzere, İran uzun yıllar İsrail siyasetinde temel güvenlik tehdidi olarak kabul edildi. Fakat bölgesel güç dengelerinin değişmesi, İran'ın içinde bulunduğu zor durum, İsrailli siyasileri, iç cephe tahkimi telaşıyla, yeni düşman arayışlarına sevk etti. Dolayısı ile, Netenyahu hükümeti tarafından, Türkiye'nin yeni stratejik rakip olarak İsrail kamuoyuna sunulması, Sayın Cumhurbaşkanının hedefe konması çok da şaşırtıcı değil. Ancak burada tehlikeli bir sınır var: Evet, Türkiye ile kontrollü gerilim siyasi kazanç sağlayabilir. Ama !!! Türkiye ile kontrolsüz askeri çatışma, İsrail'e yeni ve son derece ağır bir cephe açar. Bedeli de çok ağır olur. Zaten, İsrail hükümeti de bunu gayet iyi biliyor. Dolayısı ile savaş ihtimalinin sürekli hissedildiği kontrollü gerilim hedefi, İsrail'e pahalıya patlıyabilir. Ve belki de fark edilmesi gereken en kritik nokta: Netanyahu seçim kazanmak için güvenlik tehdidini büyütmeye ihtiyaç duyarken, Türkiye bölgesel gücünü göstermek için savaşa ihtiyaç duymuyor. Bu asimetri, önümüzdeki kritik bir kaç ayın en önemli stratejik değişkenlerinden biri olacaktır.

GERİLİMDE ABD

Washington açısından tablo karmaşık. Çünkü, bir tarafta ABD'nin en yakın stratejik müttefiki İsrail, diğer tarafta NATO'nun en büyük askeri güçlerinden Türkiye. Üstelik Türkiye'nin, tekraren söylemek gerekirse, S. Arabistan ve Pakistan'la kurduğu kollektif savunma ilişkiside bu dosyada cabası.

Bu nedenle Türkiye - İsrail arasında gerçek bir askeri çatışma çıkması, yalnız iki ülkeyi ilgilendirmez. NATO, Körfez, Pakistan ve ABD'nin de aynı krizin içerisine çekilme ihtimalini doğurur. Dolayısı ile, Washington'ın İsrail'in son Suriye saldırısını 'gereksiz tırmanma' olarak nitelemesi ve üçlü çatışmasızlık mekanizması kurmaya çalışması bu nedenle önemli. Dahası, ABD artık şunu biliyor: kurmaya çalıştığı bölgesel düzeni İsrail'in bozması münkün ve bu ihtimali engellemek zorunda.

En büyük risk: Suriye'de yeniden vekalet savaşları

Türkiye açısından tablo yalnız fırsatlardan oluşmuyor. En tehlikeli ihtimal Türkiye ile İsrail'in doğrudan savaşması değil, Suriye'nin yeniden vekalet savaşlarına sürüklenmesi. Şunu söylemeye çalışıyorum; Türkiye, merkezi Şam yönetimini güçlendirmeye çalışırken, İsrail güney Suriye'deki yerel aktörler üzerinden kendi güvenlik alanını genişletmeye çalışabilir.

Ez cümle, Türkiye - İsrail gerilimini yalnız Ebu Zuhur saldırısı üzerinden okumak, büyük resmi kaçırmak olur. Çünkü aynı anda üç harita yeniden çiziliyor: Güvenlik, Enerji ve Doğu Akdeniz haritası... Dolayısı ile, İsrail'in karşısında, Türkiye'nin merkezde bulunduğu, Suriye'ye, Körfez'e, Pakistan'a ve Akdeniz'e uzanan yeni stratejik bir ağ var. Elbette bu ağ henüz tam olarak, bütün bir blok oluşturmuş değil, fakat yönelim önemli.

Bu yüzden önümüzdeki dönemin asıl sorusu, 'Türkiye ile İsrail savaşır mı?' sorusu olmayabilir. Daha büyük soru şu: İran savaşının sarstığı, ABD güvenlik garantilerinin tartışıldığı ve enerji yollarının yeniden şekillendiği Ortadoğu'da, yeni düzeni kim- nasıl kuracak? Üstelik, Türkiye'nin Suriye'de kalıcı stratejik ağırlık kazanması, Mekke Anlaşması'nın kurumsallaşması ve bunun Körfez – Suriye – Türkiye - Doğu Akdeniz hattında ekonomik ve enerji entegrasyonuyla desteklenmesi, Ankara'yı yeni düzenin kurallarını belirleyen ülkelerden biri haline getirir. İsrail açısından asıl stratejik kaygı da tam olarak budur.

Kısaca, Suriye'deki mücadele artık yalnızca kimin nerede asker bulunduracağı meselesi değildir. Kimin güvenlik düzenini kuracağı, kimin enerji yollarını kontrol edeceği, kimin Doğu Akdeniz'de ağırlık kazanacağı ve en nihayetinde yeni Ortadoğu merkezinin neresi olacağı mücadelesidir. Bu nedenle, Suriye bugün gerilimin görünen cephesi olsada asıl mücadele yeni Ortadoğu mimarisi üzerinedir.


Yazarın diğer yazıları