ANASAYFA
TV PROGRAMLARI
PROGRAMLAR
YAYIN AKIŞI
CANLI YAYIN
24 RADYO
REKLAM
İLETİŞİM VE KÜNYE


Mekke İttifakı ve Türk askerinin görev tanımı

Bir ülkenin savunmasına katkı sağlamak, o ülkenin savaşını üstlenmek anlamına gelir mi? Üstelik, bu zırvayı ortaya atanların gözden kaçırdığı nokta, askeri konuşlandırma ile doğrudan çatışmaya katılma arasındaki fark...

Şu soruyu sorarak başlayalım: Mekke savunma ittifakı, Türkiye'yi başka bir ülkenin savaşına mı sürüklüyor, yoksa Ankara bölgenin yeni güvenlik mimarisinde söz sahibi mi oluyor? Çünkü, şurası net ki, tartışmanın düğümü tam da burada.

Muhalefetin, Mekke İttifakı üzerinden gündeme taşıdığı iddia oldukça ilginç: Türk askeri, Husilerin saldırılarına karşı Suudi Arabistan'ı korumak için gönderilecek. Bir başka ifadeyle Mehmetçik, Riyad'ın kalkanı olacak!

Peki gerçekten öyle mi? Önce siyasi söylemleri bir kenara bırakıp anlaşmanın ne söylediğine bakalım...

7 Ağustos 2026'da Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden birine yönelik, başka bir ÜLKEDEN gelen silahlı saldırının, hepsine yapılmış sayılmasını öngörüyor. İş birliğinin diğer önemli başlıkları, savunma sanayi, ortak üretim, askeri kabiliyetlerin güçlendirilmesi ve teknoloji geliştirmede iş birliği.

İlk imzaların ardından, 5 Ekim Riyad toplantısında bir adım daha atıldı. Ortak karar alınan noktalarda askeri kuvvet ve kabiliyetlerin, Suudi Arabistan'a konuşlandırılması ile ilgili tedbirler kararlaştırıldı. Buradaki kritik ayrım şu: Askeri konuşlandırma kararı, doğrudan savaşa girme kararı değildir. Yani, bir ülkeye hava savunma sistemi sağlamak, askeri personelini eğitmek, istihbarat paylaşmak veya savunma kapasitesini güçlendirmek başka, o ülke adına savaşmak bambaşka bir şey... Ve bilindiği üzere, ittifak uzlaşısında, Türk askerinin, Husilere karşı çatışmaya sokulacağına ilişkin hiçbir madde bulunmuyor. Dahası, zaten, kolektif savunma ile sınırsız askeri müdahale, hukuken aynı şey değil... Öyleyse neden bütün tartışma, bu ihtimal üzerine kuruluyor?

HUSİLER BİR DEVLET Mİ?

Soruyu daha net cevaplamak için, meselenin diğer önemli boyutuna, Riyad'a saldırıların niteliğine bir bakalım.

Husiler, Yemen'de geniş toprakları kontrol eden, füze ve insansız hava aracı kapasitesine sahip, İran destekli, silahlı bir aşiret. Yani, uluslararası alanda tanınan Yemen devletinin düzenli ordusu değiller. Dolayısıyla S. Arabistan'a yönelik Husi saldırıları, klasik anlamda iki devlet ordusunun savaşı olarak değerlendirilemez. Ve ittifakın, NATO'nun 5. Maddesine benzetilen uzlaşısı burada devreye girmez.

İTTİFAKLAR VE TÜRK ASKERİNİN GÖNDERİLMESİ...

1950'de Türkiye, BM çerçevesinde Kore Savaşı'na savaşmak için asker gönderdi. Buradan da büyük dersler çıkardı... Ve bir daha böyle bir hatayı tekrarlamadı...

Ardından, 1990'lı yıllarda Bosna ve Kosova'da uluslararası görevler üstlendi. NATO kapsamında Afganistan'da bulundu. Somali'de askeri eğitim faaliyetleri yürüttü. Katar'da bulundu. Katar'daki askeri varlığı, eğitim, danışmanlık, ortak savunma kapasitesinin geliştirilmesine dayandı. Yani Türk askerinin oralarda bulunması, o ülkeler adına bölgesel çatışmaya girdiği- hazır olduğu anlamına gelmedi. Demek ki, bir başka ülkede, bir ittifaka bağlı olarak asker bulundurmak, o ülkenin savaşına katılmak anlamına gelmez. İşte bu nedenle, bir askeri görevin amacını, kapsamını ve sınırlarını eleştirirken daha dikkatli olmak gerekir...

RİYAD NEDEN ANKARA'YA İHTİYAÇ DUYUYOR?

S. Arabistan dünyanın önemli silah alıcılarından biri. Yıllardır milyarlarca dolarlık savunma yatırımı yapıyor. Buna rağmen, ucuz füze ve insansız hava aracı saldırıları karşısında güvenlik sorunu yaşıyor. Yani, nispeten ucuz bir insansız hava aracını durdurmak için çok daha pahalı bir önleme füzesi kullanması gerekiyor. Bu büyük bir maliyet demek. İşte, Türkiye'nin geliştirdiği insansız sistemler, elektronik harp teknolojileri ve hava savunma kabiliyetleri tam da bu nedenle stratejik önem taşıyor. Kısaca, Riyad açısından Türkiye yalnızca askeri güç değil, teknoloji, üretim ve operasyonel tecrübe ortağı.

Ankara açısından ise mesele yalnızca Suudilerin güvenliği değil. Kızıldeniz'den Basra Körfezi'ne dek uzanan hat, enerji ticaretinin ve uluslararası deniz taşımacılığının önemli damarlarından biri. Husilerin deniz ticaretine yönelik saldırıları, yalnızca bölge ülkelerini değil, küresel ekonomiyi de etkiliyor. O halde, Türkiye bu kritik denklemde neden yalnızca gelişmeleri izleyen ülke olsun ki?

ASIL MESELE: KİM KİMİ KORUYOR?

Bir başka stratejik boyut daha var. S. Arabistan'ın güvenliği uzun yıllar büyük ölçüde ABD'nin askeri kapasitesine dayandı. Mekke İttifakı ise, bölgesel ülkelerin kendi aralarında savunma mekanizmaları geliştirmesi bakımından çok dikkat çekici. Çünkü ittifaka, Türkiye ve Pakistan'ın katılımı, Riyad'ın güvenlik ortaklarını çeşitlendirme arayışına tam karşılık geliyor. Üstelik bu durum Türkiye açısından yeni askeri, ekonomik ve diplomatik imkanlar da yaratabilir. Elbette şu da unutulmamalı: Güçlü ittifak, ortaklarına sınırsız askeri taahhüt veren değil, dayanışmanın sınırlarını önceden belirleyen ittifaktır. Ankara da bu gerçeğin net farkında...

SONUÇTA KARARI KİM VERECEK?

Anayasa'nın 92. maddesi, uluslararası anlaşmaların gerektirdiği durumlarda ( istisnalar saklı kalmak üzere) Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine izin yetkisini TBMM'ye veriyor. Dolayısıyla ittifaka katılmak, askeri operasyonlara yetki vermek demek değil. Üstelik, askerin nerede, hangi görevle, hangi angajman kurallarıyla, nerede bulunacağı da Meclis'te alınacak kararlara bağlı. Tüm bunlar ortada olduğu halde, muhalefet neden bir bardak suda fırtına koparmaya çalışıyor? Öte yandan, elbette muhalefetin konu ile ilgili sorular sorması meşru. Ancak, meseleyi siyaset aparatı gibi kullanıp, 'henüz açıklanmamış ama alınmış bir savaş kararı' gibi kamuoyuna sunmak, iyi niyetli bir siyaset anlayışı değil. Üstelik, iktidarın sorumluluğu gereği belirsizlikleri gidermek için, en üst seviyeden askeri katkının tüm kapsamını kamuoyuna açıklamışken...


Yazarın diğer yazıları