Erdoğan'ın BM mesajları ve bölgesel diplomasi
Dünya, uluslararası kurumların etkisinin sorgulandığı, savaşların ve ekonomik rekabetin küresel dengeleri yeniden şekillendirdiği kaotik bir dönemden geçiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın BM'deki konuşması ve New York temasları, Ankara'nın bu değişim karşısında aldığı tutumu bir kez daha ortaya koymuş oldu: Bir tarafta Gazze, BM reformu ve uluslararası hukuka yönelik çağrılar, diğer tarafta Irak'la güvenlik mutabakatı, Ermenistan'la normalleşme, ABD ile ilişkiler ve iklim diplomasisi...
Dolayısı ile Erdoğan'ın ABD programını değerlendirirken iki ayrı düzleme bakmak gerekiyor: Türkiye'nin uluslararası sistemin geleceğine ilişkin talepleri ve yakın coğrafyasında somut anlaşmalar yoluyla elde etmeyi hedeflediği sonuçlar.
BM KÜRSÜSÜNDEN DÜNYAYA: REFORM ÇAĞRISI
Sayın Cumhurbaşkanı'nın konuşmasının en temel eksenlerinden biri, BM'nin, uluslararası barış ve güvenliği sağlama kapasitesiydi. Erdoğan, kuruluşundan 81 yıl sonra BM'nin, artık asli görevini yerine getiremez hale geldiğini söyledi. Ayrıca, Güvenlik Konseyi'nin reforme edilmesi ve çok taraflı sisteme duyulan güvenin yeniden tesis edilmesi çağrısında bulundu... Bu çıkışın arkasında aslında uzun süredir devam eden, çok önemli bir yapısal tartışma bulunuyor. O da şu: Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesine tanınan veto yetkisi, uluslararası krizlerin çözümünde nasıl bir rol oynuyor?
Erdoğan'ın yıllardır gündemde tuttuğu reform talebi, özellikle büyük güçlerin çıkarlarının çatıştığı krizlerde yeniden önem kazanıyor. Ancak, maalesef ki, reformun gerçekleşmesi, mevcut ayrıcalıklara sahip ülkelerin de kabulünü gerektirdiğinden, bu tartışmanın geleceğini yalnızca reform çağrılarının gücü değil, bu çağrıların ne ölçüde diplomatik uzlaşmaya dönüşebileceği belirleyecek.
GAZZE: KÜRESEL VİCDANDAN SOMUT DİPLOMASİYE
Erdoğan'ın tarihi BM konuşmasının merkezinde Gazze vardı. Erdoğan, Filistin meselesini insani bir kriz olmanın ötesinde, uluslararası hukukun ve mevcut güvenlik sisteminin karşı karşıya bulunduğu bir sınav olarak ele aldı. BM Genel Sekreteri Guterres ile görüşmesinde de iki devletli çözümün şart olduğunu, Batı Şeria'daki yerleşimci şiddetini ve Kudüs'teki kutsal mekanlara yönelik saldırıları gündeme getirdi..
IRAK MUTABAKATI: SİNCAR, BAŞİKA VE YENİ GÜVENLİK DENKLEMİ
New York temaslarının en somut sonuçlarından biri, Erdoğan ile Irak Başbakanı Ali Zeydi arasında varılan mutabakat oldu.
Ortak açıklamaya göre Sincar'da Irak devlet otoritesinin tamamen tesis edilmesi ve yasaklı yabancı silahlı unsurların bölgedeki varlığına son verilmesi kararlaştırıldı. Irak'ın bu konuda sağlayacağı ilerlemeye bağlı olarak Türkiye de Başika - Zilkan yerleşkesini, belirlenen takvim doğrultusunda kademeli olarak Bağdat yönetimine devredecek.
Görünen o ki, bu mutabakat, yalnızca askeri bir düzenleme değil, Türkiye-Irak ilişkilerinde güvenlik sorumluluğunun yeniden tanımlanması anlamına gelebilecek bir gelişme. Çünkü Sincar'daki PKK bağlantılı silahlı yapıların geleceği, Bağdat'ın güvenlik kapasitesi ve Türkiye'nin sınır ötesi güvenlik ihtiyaçları bu kez aynı denklemde buluşuyor.
Ancak anlaşmanın başarısı, açıklanan hedeflerin sahada uygulanabilmesine bağlı. Mesela, Bağdat, Sincar'daki silahlı gruplar üzerinde ne ölçüde otorite kurabilecek? Dahası, Irak, Sincar'daki silahlı yapılanmalar üzerindeki kontrolünü hangi mekanizmalarla sağlayacak? Ve elbette, Başika'nın devri, hangi güvenlik koşullarından sonra gerçekleşecek?
Öte yandan, mutabakatın ekonomik boyutu da en az güvenlik başlığı kadar önemli. Her iki ülke de, ticaret ve yatırımların genişletilmesi, Kalkınma Yolu Projesi'nin hızlandırılması konusunda uzlaştı. Böylece Sincar'daki güvenlik düzenlemeleri ile Basra Körfezi'ni Türkiye üzerinden Avrupa'ya bağlaması hedeflenen ticaret koridoru, aynı diplomatik gündemin parçaları haline geldi. Bakalım, Irak'la kurulacak yeni güvenlik ilişkisi, aynı zamanda bölgesel ticaretin önünü ne kadar açacak?
WASHINGTON'LA DİYALOG, TAHRAN'LA KRİZ
New York'un bir başka gündemi ABD -İran gerilimiydi. Trump'ın İran konulu toplantısına Erdoğan'ın da katılması, Türkiye'nin bölgesel diplomasi yaklaşımı açısından dikkat çekti.
Bildiğiniz üzere, Trump yönetimi, bir yandan İran üzerinde baskıyı sürdürürken, bir yandan da müzakere ihtimalini gündemde tutuyor. Erdoğan ise Guterres ile görüşmesinde, gerilimin düşürülmesini ve Hürmüz Boğazı konusunda diplomatik süreç gereğini savundu.
Türkiye açısından mesele yalnızca İran'ın geleceği değil. Çünkü, Hürmüz'de yaşanacak olası gelişmeler, enerji fiyatlarını, ticaret yollarını ve bölgesel güvenliği doğrudan ilgilendiriyor. Dahası, Washington'la iş birliğini geliştirmek, Tahran'la komşuluk ilişkilerini sürdürmek ve bölgesel çatışmaların yayılmasını önlemek, Ankara açısından aynı anda yönetilmesi gereken diplomatik hedefler.
TÜRKİYE-ABD: DİPLOMATİK DİYALOG EKONOMİYE YANSIYACAK MI?
Erdoğan'ın New York'taki temaslarında Washington'la ilişkiler de önemli yer tuttu.
Erdoğan, Türkiye- ABD ilişkilerinin 100. yılı etkinliğinde ve iş dünyasıyla buluşmasında siyasi diyaloğun, ticaret, yatırım, savunma sanayisi, yeni teknolojiler alanındaki iş birliğine de yansıtılması hedefini dile getirdi.
AVRUPA'YA GÜVENLİK, KAFKASYA'YA NORMALLEŞME MESAJI
Erdoğan'ın Avrupa'ya yönelik mesajları da dikkat çekiciydi. Türkiye'nin dışlandığı bir Avrupa güvenlik mimarisinin, güvenli olamayacağını bir kez daha dile getirdi. Bu açıklama, Avrupa'nın savunma kapasitesini yeniden tartıştığı dönemde Ankara'nın konumuna ilişkin bir hatırlatmaydı.
Erdoğan'ın Kıbrıs konusunda Türk tarafının egemen eşitliğine yaptığı vurgu da Doğu Akdeniz gündeminin sürdüğünü gösterdi.
New York'ta Ermenistan Başbakanı Paşinyan'la yapılan görüşmede ise normalleşme, ticaret ve ulaştırma bağlantıları gündeme geldi. Türkiye, Azerbaycan -Ermenistan barış sürecinde atılan karşılıklı adımlardan duyduğu memnuniyeti bildirdi.
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski ile görüşmede, doğrudan müzakerelerin canlandırılması ve Karadeniz'de ticari gemilerin güvenliği öne çıktı.
İKLİM ZİRVESİ
Erdoğan, Antalya'da düzenlenecek COP31 öncesinde finansmana ve teknolojiye erişimdeki eşitsizliklere dikkat çekerek iklim hedeflerinin ülkelerin kalkınma öncelikleriyle uyumlu olması gerektiğini savundu.
Toparlarsak, Erdoğan'ın BM konuşması ve New York temasları, küresel reform taleplerinden bölgesel güvenlik anlaşmalarına uzanan geniş bir diplomatik gündem ortaya koydu. Sonuçta bu yoğun gündem, Türkiye'nin güvenlik, enerji, ulaştırma ve ticaret başlıklarını birbirinden bağımsız ele almadığını gösterdi. Ancak elbette, diplomatik görünürlük ile somut sonuç arasındaki farkı belirleyecek olan, bundan sonraki uygulamalar olacak. Mesela, Irak anlaşması sahada karşılık bulacak mı? BM reformu için ortak bir girişim oluşacak mı? Türkiye'nin Avrupa güvenliğindeki rolüne ilişkin çağrılar, yeni iş birliklerine dönüşecek mi? İşte tüm bu soruların cevabını, çok da uzun olmayacak bir zaman içinde göreceğiz...