Almanya'nın pusulası dönerse Avrupa nereye gider?
Bir eyalet seçimi bütün Avrupa'nın geleceğini değiştirebilir mi? 6 Eylül'de Almanya'nın Saksonya -Anhalt eyaletinde sandıktan çıkan sonuç, bu soruyu artık teorik olmaktan çıkarmış görünüyor.
AfD aldığı yüzde 43,8 oyla, 2021'deki yüzde 20,8'lik desteğini iki kattan fazla artırdığını gösteriyor. Üstelik, 83 sandalyeli eyalet parlamentosunda 39 milletvekili sayısına ulaşmış durumda. Merz'in CDU'sunun etkisi ise, bölgede oldukça azallmış görünüyor: Oy oranı yüzde 17,2'ye kadar düşmüş durumda. Halkın seçimlere katılımı ise oldukça yüksek: yüzde 77,8. Yani, 2021'e göre, katılım tam 17,5 puan artmış görünüyor.
Yani bu kez karşımızda siyasetten uzaklaşmış bir seçmen yerine, sandığa giderek, düzenin tam merkezine güçlü bir itiraz bırakan bir seçmen kitlesi var. İşte bu nedenle de, soruyu doğru sormak gerekiyor: Almanya aşırı sağa mı kayıyor, yoksa seçmeni kendisini yönetemediğini düşündüğü merkeze karşı AfD'yi bir siyasi silaha mı dönüştürüyor?
Bildiğiniz üzere, Saksonya-Anhalt herhangi bir yer değil. Eski Doğu Almanya coğrafyasının bir parçası. Ama, iki Almanya'nın birleşmesinin üzerinden 36 yıl geçmesine rağmen ekonomik, demografik ve psikolojik olarak Doğu - Batı farkı tamamen kapanmış değil. Mesela, 2024 verilerinde Saksonya - Anhalt halkının yüzde 73'ü, Doğu Almanların hala birçok alanda ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğü düşüncesine katılıyor.
Sonuçlar ortada olsada, aslında burada bir tuhaflık da var. Çünkü, 2025 sonunda eyalette yabancı nüfusun oranı yaklaşık yüzde 7,9'du. Almanya genelinde ise bu oran yaklaşık yüzde 14,9. Yani bölgedeki göçmen sayısı, aslında ülke ortalamasının çok altında. Peki böyle bir eyalette, neden göç, siyasetin en güçlü meselelerinden biri haline gelmiş durumda? Sanırım bu paradoks bize önemli bir şey söylüyor: Aşırı sağın yükselişi yalnızca yabancılar değil, gelecekte ne olacağına ilişkin korkunun da siyaseti olabilir
YABANCI DÜŞMANLIĞI MI, GELECEK KORKUSU MU?
İlk ve kolay cevap şu: Almanya'da yabancı düşmanlığı yükseliyor. Bunda elbette gerçeklik payı var. AfD'nin göç, İslam, kimlik ve geri dönüş konularındaki sert çizgisi malumunuz. Zaten, Saksonya - Anhalt AfD teşkilatı da, eyalet istihbarat kurumu tarafından, 2023'ten beri aşırı sağcı olarak sınıflandırılıyor. Başbakan Merz'in de seçim sonuçlarına tepkisi oldukça sertti. Merz, AfD'yi Rus çıkarlarına hizmet etmekle suçladı ve AfD'nin 'remigration-geri dönüş' yaklaşımının etnik temelli kitlesel sınır dışı etmelere dönüşebileceği uyarısında bulundu.
Ancak 43,8'lik oyu yalnızca yabancı düşmanlığıyla açıklamak da seçmenin verdiği mesajın önemli bölümünü kaçırmak olur.
Konrad Adenauer Vakfı'nın seçim analizindeki rakamlar çarpıcı: AfD seçmenlerinin yüzde 91'i yabancıların ülkeye akınından, yüzde 85'i Almanya'daki yaşam biçiminin fazla değişmesinden endişe ediyor. Oy verenlerin yüzde 89'u ise, fatura fiyatlarının ödenemeyecek kadar yüksek olmasından, yüzde 80'i ise yaşam standardını koruyamamaktan korkuyor. Demek ki sandıkta kimlik korkusu ile sınıf korkusu birleşmiş durumda...Daha da çarpıcı, aynı zamanda korkutucu olan ise şu: AfD, işçiler arasında da yüzde 61'e ulaştı. Geleneksel işçi partisi SPD'nin aynı gruptaki oyu yalnızca yüzde 6 civarında kaldı. İşte, Avrupa açısından da belki de asıl alarm burada. Çünkü aşırı sağ, yalnızca milliyetçi seçmeni değil, sosyal demokratların tarihsel tabanını da almaya başladığında mesele ideolojik bir kaymadan çok daha büyük hale gelir. Böyle bir olası sonuç, Avrupa'nın 2.Dünya Savaşı sonrasında kurduğu merkez siyaset düzeninin de taban kaybettiği anlamına gelir. Çünkü, Almanya sıradan bir Avrupa ülkesi değil. Almanya, Avrupa'nın en büyük ekonomisi, AB'nin siyasi ağırlık merkezi, düzeninin en taşıyıcı kolonlarından biri. Dolayısı ile, etki alanı çok büyük. Yani, Almanya'nın siyasi pusulası dönerse Avrupa'nın yönü de değişebilir.
İŞÇİ SOLU BIRAKIP SAĞA GİDİYORSA...
Tekraren söylemek gerekirse: AfD işçi seçmenin yüzde 61'inin oyunu aldı. Almanya'nın tarihsel işçi partisi SPD ise aynı grupta yaklaşık yüzde 6'da kaldı.
Bununla da kalmadı, AfD ayrıca yaklaşık 170 bin eski sandığa gitmeyen seçmeni harekete geçirdi ve CDU'dan yaklaşık 82 bin oy aldı.
2021'de seçmenlerin yalnızca yüzde 9'u AfD'yi eyaletin sorunlarını çözebilecek en yetkin parti olarak görürken bugün bu oran yüzde 35'e yükseldi.
İşte gerçek eşik burada aşılmış olabilir. Böyle ırkçı- radikal bir partiye kızgınlık nedeniyle oy vermek başka, ülkeyi yönetebileceğine inanarak oy vermek başka. Fransız siyaset biliminde buna "protesto oyundan, aidiyet - destek oyuna geçiş" deniliyor. AfD artık yalnızca sisteme atılan bir tokat olmaktan çıkıp, seçmenin bir bölümü için, sistem alternatifi haline geliyor. Bu, Avrupa açısından kırmızı alarmdır.
1933 MÜ? HAYIR. AMA TARİHİN UYARISI VAR
Almanya'da aşırı sağ denildiğinde 1933'ün hayaleti hemen beliriyor. Bugünün Almanya'sını Weimar Cumhuriyeti ile eşitlemek hem yanlış hem tehlikeli. Federal Almanya'nın güçlü Anayasa Mahkemesi, federal kurumları, medyası, AB üyeliği, 1949'dan beri oluşmuş demokratik bir kültürü var. Fakat tarihin başka bir uyarısı da unutulmamalı: Radikal hareketler yalnızca kendileri güçlendikleri için yükselmezler. Merkez, sorun çözme kapasitesini kaybettiğinde radikallerin alanı genişler.
Hatırlayın, AfD, 2013'te Euro kurtarma paketlerine karşı çıkan Avrupa şüphecisi bir hareket olarak doğmuştu. Ama, mülteci krizi, pandemi, Ukrayna savaşı, Rusya yaptırımları, enerji krizi, sanayide rekabet kaybı ve hayat pahalılığı gibi faktörler partiyi giderek sistem alternatifine dönüştürmüş durumda..
ASIL TEHLİKE AfD'NİN İKTİDARA GELMESİ Mİ?
Belki de değil. Almanya'da merkez partilerin AfD ile koalisyon kurmamasını öngören meşhur "Brandmauer- yangın duvarı" yani güvenlik duvarı hala ayakta. Ama asıl önemlisi, AfD iktidara gelmeden de, Avrupa siyasetini değiştirme kapasitesine sahip olması ihtimali. Neden mi? Çünkü, merkez sağ ve merkez sol, kaybettiği seçmeni geri alabilmek için göçte, güvenlikte, vatandaşlıkta, sınır politikalarında ve hatta Avrupa bütünleşmesinde AfD'nin gündemine yaklaşmaya başlarsa parti hükümete girmeden fikirleri iktidara taşınmış olur. O zaman Avrupa'da asıl kırılma aşırı sağın merkeze gelmesi değil, merkezin aşırı sağa doğru hareket etmesi olur. Yani, seçmen bir radikal partiye yalnızca öfkesini göstermek için değil, ülkeyi yönetebilir diye oy vermeye başladığında siyasetin karakteri değişir.
PARİS DE BERLİN KADAR TEDİRGİN
Fransa Maliye Bakanı Lescure sonucu 'çok, çok endişe verici bir sinyal' olarak tanımladı. Le Monde ise daha büyük bir tehlikeye işaret ediyor: Almanya'daki şok dalgası, Fransa'daki Avrupa karşıtı eğilimleri güçlendirebilir ve uzun vadede Fransız - Alman eksenini sarsabilir.
İşte bu çok kritik. Çünkü Avrupa projesinin siyasi DNA'sında, 1950 Schuman Deklarasyonu, 1963 Elysee Antlaşması ve Fransız - Alman uzlaşması var.
Ama dahası da var. Avrupa'da ki fotoğrafa bir bakın: Almanya'da AfD, Fransa'da Marine Le Pen'in Ulusal Birlik hareketi, İtalya'da Meloni, İspanya'da Vox ve diğer Avrupa ülkelerinde güçlenen milliyetçi partiler... Bunlar elbette, birbirinden farklı hareketler. Ancak ortak bir soruyu büyütüyorlar: Ulusal egemenlik mi, daha fazla Avrupa mı? Bu soru güçlenirse Brüksel'in karar alma mekanizması, ortak göç politikası, savunma harcamaları ve Avrupa'nın stratejik özerklik arayışı daha da zorlaşabilir.
KÜRESEL MASA DA DEĞİŞİR
Meselenin asıl stratejik tarafı burada başlıyor. AfD, Rusya ile ilişkilerin normalleştirilmesini, Moskova'ya yönelik yaptırımların kaldırılmasını ve Ukrayna'ya askeri desteğin sona ermesini savunuyor. Bugün, bunlar bir eyalet hükümetinin değiştiremeyeceği dış politika konuları. Ama yarın AfD federal iktidarın ortağı veya belirleyicisi olursa ne olur? Ama bu başka bir yazının konusu....
PEKİ TÜRKİYE?
Avrupa daha milliyetçi ve güvenlik merkezli hale gelirse Türkiye açısından iki zıt sonuç doğabilir. Bir tarafta göçmen ve İslam karşıtlığı, diğer yanda kimlik siyaseti Türk diasporası açısından ciddi baskı yaratabilir. Almanya'da yaklaşık 3 milyon Türk düşünüldüğünde bu Ankara - Berlin ilişkilerinin doğrudan konusu olur. Ama öte yandan da jeopolitik gerçeklik Türkiye'nin değerini artırabilir. Rusya-Ukrayna savaşı, Karadeniz, NATO'nun güney kanadı, enerji koridorları, savunma sanayii ve düzensiz göç düşünüldüğünde Avrupa'nın Türkiye'ye ihtiyacı çok daha fazla artar. Yani, siyasi olarak Türkiye'den uzaklaşan bir Avrupa, stratejik olarak Türkiye'ye daha fazla ihtiyaç duyabilir J
EZ CÜMLE, AVRUPA AŞIRI SAĞA MI GİDİYOR?
Belki de yanlış soru bu. Asıl soru şu olabilir: Avrupa'nın merkez siyaseti neden seçmenini tutamıyor? Saksonya-Anhalt'ta fabrikasının kapanmasından korkan işçi, hayat standardını kaybetmekten endişe eden orta sınıf, Berlin tarafından unutulduğunu düşünen Doğu Alman, göçten kaygılanan muhafazakar ve Ukrayna savaşının maliyetini sorgulayan seçmen aynı sandıkta buluştu. Bildiğiniz üzere, 1945 sonrasında Avrupa 'Bir daha asla' sözü üzerine kuruldu. 1989'dan sonra buna başka bir vaat eklendi: Demokrasi, küreselleşme ve Avrupa bütünleşmesi daha fazla refah ve güvenlik... 2026'nın seçmeni ise, artık başka bir soru daha soruyor: Peki benim geleceğim nerede?
İşte merkez siyaset bu soruya cevap veremezse Saksonya - Anhalt bir sonuç değil, başlangıç olabilir. Çünkü Avrupa açısından en kritik ihtimal AfD'nin yarın Berlin'de iktidara gelmesi değildir, AfD'nin iktidara bile gelmeden Avrupa'yı değiştirebilme kapasitesidir. Ve belki önümüzdeki yılların en önemli siyasi sorusu da budur... Avrupa aşırı sağa mı gidiyor, yoksa aşırı sağ Avrupa'nın merkezine mi geliyor?
Yazarın diğer yazıları
Kamuda taşıt ve harcama reformu yolda: 2027-2029 Bütçe Çağrısı Resmi Gazete'de
Giresun'da can pazarı: Feci çarpışmada 23 kişi yaralandı
Bakan Fidan'dan "Türkiye Yüzyılı Buluşmaları" paylaşımı: Diyarbakır halkına teşekkür ederim
Iğdır askeri araç kazası: Kahraman Mehmetçik Ziyar Koparan şehit oldu