Ne zaman bu noktaya geldik?
Dün Şanlıurfa'da bir okulda yaşanan saldırı, tek başına "üzücü bir olay" diye geçiştirilemeyecek kadar ağır. Çünkü ortada açık bir gerçek var: Bir çocuk, şiddeti seçti. Bu, anlaşılması gereken kadar, net biçimde reddedilmesi gereken bir durum.
Bir çocuğun fail olması, onu otomatik olarak masum yapmaz. Şiddet, kimden gelirse gelsin, sonuçları olan bir tercihtir. Ve bu tercihin bedelini en çok yine başka çocuklar öder. O yüzden meseleyi sadece "yazık, o da çocuk" diyerek yumuşatmak, gerçeği eksiltir.
Ama diğer yandan, bu noktaya nasıl gelindiğini sormamak da aynı derecede eksik kalır. Çünkü hiçbir çocuk, durduk yere bu kadar sert bir eşiği aşmaz. Bu, bir sürecin sonucudur. Görmezden gelinen, ertelenen, yanlış yönetilen birçok şeyin birikimi vardır.
Burada yapılması gereken şey, iki ucu da kaçırmamaktır: Ne faili aklamak ne de meseleyi sadece cezayla kapatmak.
Bugün çocuklar öfkeyi çok erken öğreniyor. Ama onu nasıl yöneteceklerini öğrenemiyorlar. Tepki vermek ile zarar vermek arasındaki çizgi, onlar için yeterince net değildir. Çünkü o çizgiyi gösterecek rehberlik çoğu zaman eksiktir.
Evde, okulda, sokakta dil sertleştikçe davranış da sertleşir. Bastırılan ya da kontrolsüz bırakılan öfke, bir noktada kontrolü kaybettirir. O an geldiğinde kimse "nasıl oldu" sorusuna tek başına cevap veremez.
Çocukları şiddetten uzaklaştırmak, onları sadece korumakla değil; sınır öğretmekle, sorumluluk vermekle ve sonuçları açık biçimde göstermekle mümkündür. Her duygunun anlaşılabilir olduğu, ancak her davranışın kabul edilemez olduğu net biçimde öğretilmelidir. Öfke hissedilir, fakat şiddet hiçbir koşulda meşru değildir.
Bu ayrım kurulmadığında ya aşırı hoşgörüyle sorun büyür ya da yalnızca cezayla çözüm sanılır.
Bugün sorulması gereken soru açıktır: Ne zaman bu noktaya geldik?
Cevap da açıktır: Küçük ihmallerin üst üste biriktiği her gün, bu noktaya bir adım daha yaklaşıldı.
Ve artık yapılması gereken, aynı adımları tekrar etmemektir.