İnsan olmak
"İnsan olmanın basit ve ince özellikleri bile artık meziyet sayılıyor. Böyle bir çağdan geçiyoruz." (İbrahim Tenekeci)
Gerçekten de öyle bir çağdayız. Nezaketin alkışlandığı, hoşgörünün "istisna" diye sunulduğu, sabrın neredeyse kahramanlık mertebesine yükseltildiği bir zaman dilimi bu. Oysa bunlar, bir zamanlar insan olmanın en sıradan hâlleriydi. Kimse "çok nazik" diye övülmezdi; çünkü nazik olmak zaten olması gerekendi.
Şimdi ise birine sözünü kesmeden kulak vermek, kalabalıkta omuz atmamak, sosyal medyada tanımadığımız birine hakaret etmemek neredeyse birer kişisel başarı öyküsü gibi anlatılıyor. Küçük incelikler büyük meziyetlere dönüştükçe, asıl kaybın ne olduğunu daha derinden hissediyoruz. Kaybettiğimiz şey belki de nezaketin kendisi değil; onun sıradanlığı.
Hoşgörüye gelince... Ona da sanki bir lüksmüş gibi davranıyoruz. "Tahammül ediyorum" derken bile bir üstünlük hissi gizli çoğu zaman. Oysa hoşgörü, yukarıdan aşağıya uzatılan bir el değil; yan yana durabilme hâliydi. Başkasının varlığına, düşüncesine, sessizliğine bile alan açabilmekti. Şimdi ise herkesin sesi yüksek, sabrı düşük, kalbi yorgun.
Bu sertliğin, bu kabalığın arkasında biraz korku, biraz yorgunluk, biraz da yalnızlık var belki. İnsan inceldikçe kırılmaktan korkuyor; korktukça da kabalaşıyor. Kendini korumak için diken çıkarıyor. Ama o dikenler en çok yine insanın kendisine batıyor.
Belki de soruyu şöyle sormalıyız: Nezaketi ve hoşgörüyü gerçekten mi unuttuk, yoksa onları hatırlatacak kadar yavaşlamaya mı vaktimiz yok? Bir an durup bakmayı, dinlemeyi, anlamayı yeniden öğrenebilir miyiz?
İnsan olmanın ince tarafları hâlâ içimizde bir yerlerde duruyor. Mesele, onları meziyet sanacak kadar yabancılaşmadan, yeniden gündelik hayatın doğal bir parçası hâline getirebilmekte. Çünkü insanlık, alkışlanacak bir erdem değil; yaşanması gereken bir hâl.
"Ve belki de asıl mesele şudur: İnsan olmanın bu kadar zorlaştığı bir çağda, hâlâ insan kalmayı seçebiliyor muyuz?"