Anda kalmak
Bir yere yetişme telaşı, bir sonraki cümleyi kurma aceleciliği, henüz gelmemiş bir günün yükü... Hayat çoğu zaman "şimdi"yi aradan çıkarılması gereken bir durak gibi önümüze koyuyor. Oysa en çok da orada, tam ortasında eksiliyoruz. An'da kalmak denilen şey, büyük laflarla süslü bir farkındalık meselesi değil belki; daha çok, çayın soğuduğunu fark edecek kadar durabilmek, sokaktan geçen bir yabancının yüzünde kendi yorgunluğunu yakalayabilmek. Biz genellikle gözümüzü yarına diktiğimiz için bugünü ıskalıyoruz. Sonra da "zaman ne çabuk geçti" diye hayıflanıyoruz; sanki biz oradaymışız gibi.
Anda kalmak biraz da cesaret işi. Çünkü durduğumuzda, sustuğumuzda, kaçacak yer kalmadığında kendimizle baş başa kalıyoruz. İç ses dediğimiz o ince ama ısrarcı fısıltı, tam da o anlarda duyuluyor. O sesi bastırmak için hızlanıyoruz, meşgul oluyoruz, takvimleri dolduruyoruz. Halbuki belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, hiçbir şey yapmadan oturabilmek. Ne kurtarılacak bir gün, ne yetişilecek bir hedef varken; sadece nefes alıp verdiğimizi bilmek.
Belki anda kalmak, hayatı daha iyi yönetmek değil de hayatla daha sahici bir ilişki kurmaktır. Kusurlu, eksik ama gerçek. Her anın büyük anlamlar taşıması gerekmiyor; bazı anlar sadece geçip gitsin diye vardır. Yine de o geçip giden şeyin içinden kendimize ait küçük bir iz bırakabilirsek, işte o zaman hayat, hızla akan bir zaman çizelgesi olmaktan çıkar. Bir köşede durur, "ben buradaydım" diyebileceğimiz bir hatıraya dönüşür.
Bir yerlere yetişme telaşı, modern zamanların görünmez kırbacı gibi sırtımızda. Saatler, bildirimler, takvimler... Hepsi bizi bir sonrakine çağırıyor; ama bulunduğumuz anı sessizce arkamızda bırakıyoruz. Saatlerle yarışıyoruz, insanlarla, beklentilerle... Hep bir eksik kalmışlık hissiyle, sanki durursak geride kalacakmışız gibi.
Oysa hayat dediğimiz şey, tam da bu arada; yürürken, beklerken, durup gökyüzüne bakarken olup bitiyor. Koşarken kaçırdığımız şey, bazen bir cümlelik bir huzur, bazen de içimizi yoklayan o tanıdık sessizlik. Her şey bir andan ibaret aslında.
Anda kalmak, çağın bize unutturduğu en sade erdemlerden biri. Bir sokaktan geçerken sadece geçmek değil; durup o sokağın sesini, kokusunu, yalnızlığını hissetmek. Ama biz çoğu zaman duygularımızı bile aceleye getiriyoruz. Sevinci çabucak tüketiyor, hüznün üzerinde durmaya cesaret edemiyoruz. İç sesimiz konuşmak istiyor, biz onu bastırmak için daha çok koşturuyoruz.
Kendimize ayırdığımız vakit, çoğu zaman günün yorgunluğundan artakalan bir boşluk kadar. Ne tam dinleniyoruz ne de gerçekten düşünüyoruz.
Kalabalıkların içinde, sürekli bir yerlere yetişirken, içimizde derin bir geç kalmışlık büyüyor. Belki de bu yüzden sokakları adımlıyoruz ama hiçbir yere varmış gibi hissetmiyoruz. Çünkü adımlarımız önde, kalbimiz geride kalıyor.
Belki de mesele, bir yerlere yetişmek değil; bazen hiçbir yere yetişmeye çalışmadan yürüyebilmeyi hatırlamak. Adımlarımızı hızdan arındırmak, kalbimizi takvimden kurtarmak.
Çünkü insan, durabildiği yerde kendine rastlıyor.
Hayat, aceleyle geçip gidenlere değil; durup kendine bakanlara kendini anlatıyor..
Yazarın diğer yazıları
Acemi Cadı'nın Rüya'sıydı! İrem Erkaya yeni imajıyla şoke ediyor
Afganistan'dan Pakistan'a uyarı
22 Şubat Pazar altın, gümüş yükseliyor! Gram altın, çeyrek altın, gümüş kaç lira oldu? Son dakika altın ve gümüş fiyatları
Rusya'dan Estonya'ya gözdağı: Hedefimiz olur