ANASAYFA
TV PROGRAMLARI
PROGRAMLAR
YAYIN AKIŞI
CANLI YAYIN
24 RADYO
REKLAM
İLETİŞİM VE KÜNYE


Avrupa'yı saran alev

Fransa'nın sokakları son günlerde bir kez daha alev alev yandı.

17-18 Ekim hafta sonu ülke genelinde yüz binlerce insanın katıldığı hayat pahalılığı ve eğitim koşulları protestoları, kısa sürede maskeli grupların yağma, kundaklama ve kamu binalarına saldırılarına dönüştü.

Limoges'da tarihi belediye binası alevler içinde kaldı.

Paris'te lüks mağazalar yağmalandı.

Marsilya'dan Lyon'a, Lille'den Nice'e kadar onlarca kentte dükkanların camları kırıldı, araçlar yakıldı.

Yaklaşık 2.400 gözaltı, bine yakın güvenlik görevlisinin yaralanması, yüz milyonlarca euroluk hasar...

Ve ardından gelen kısmi sokağa çıkma yasakları.

19 Ekim gecesi Paris'in Cumhuriyet Meydanı ve Les Halles civarı, Lille ve kuzeydeki bazı kentler, Lyon ile Nice'in belirli bölgeleri sessizliğe gömüldü. Gece sakin geçti.

Ama sakinlik, fırtına öncesi bir sessizlik mi, yoksa geçici bir soluklanma mı, henüz belli değil.

Çünkü bu tablo sadece bir güvenlik krizi değil.

Fransa'nın ve dolayısıyla Avrupa'nın siyasi kaderini şekillendirebilecek derin bir sarsıntı.

Zira bu kaosun en büyük siyasi kazananı, şimdiden aşırı sağ oluyor.

Marine Le Pen ve partisi Ulusal Birlik, "kamu düzeni", "göç" ve "güvenlik" başlıklarını yeniden sahnenin merkezine çekerek, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerine giden yolda önemli bir avantaj yakalıyor.

Muhtemel ki Fransa'daki bu yükseliş, sadece Paris'le sınırlı kalmayacak. Avrupa'nın genelinde aşırı sağ dalgasını güçlendirecek, kıtanın politikalarını sertleştirecek ve Türkiye ile ilişkileri de derinden etkileyecek bir risk taşıyor.

Fransa'daki olayların arka planı karmaşık.

Bir ay önce liselilerin yetersiz bina ve öğretmen eksikliği protestolarıyla başlayan hareket, sendikalar, çiftçiler, iklim aktivistleri ve Sarı Yelekliler'in katılımıyla hayat pahalılığına, yüksek enerji fiyatlarına ve hükümetin ekonomi politikalarına yönelik genel bir isyana dönüştü.

Cumartesi günü 500 binden fazla kişi sokağa çıktı.

Çoğu barışçıl gösteri yaptı.

Ama kenarda bekleyen maskeli, siyah giyimli gruplar fırsatı değerlendirdi. Yağma ve şiddet, protestoların meşru taleplerini gölgede bıraktı.

Hükümet, bu tablo karşısında savruldu.

İçişleri Bakanı Laurent Nunez, "kontrolü kaybettik" diyerek istifasını sundu; Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron kabul etmedi ve "yeni yöntemler" talimatı verdi.

Başbakan Sebastien Lecornu, aşırı solu suçladı, "gerekirse olağanüstü hal" tehdidinde bulundu ve kısmi sokağa çıkma yasaklarını devreye soktu.

Macron, ulusa seslenişinde "Cumhuriyeti yıkmaya çalışanlar hesap verecek" dedi.

Ama kamuoyundaki algı net.

Devlet hazırlıksız yakalandı, istihbarat başarısız oldu, güvenlik güçleri bazı kentlerde kontrolü kaybetti.

İşte bu başarısızlık, aşırı sağ için tam olarak altın bir fırsat.

Analistler, yaşananları aşırı sağcı Le Pen için "erken Noel hediyesi" diye yorumluyor.

Kamu düzeni tartışması büyüdükçe, Le Pen'in "okullarda disiplin", "polise daha fazla kaynak", "göç politikalarını sertleştirme" vaatleri daha fazla karşılık buluyor.

Ekonomik sıkıntı ve eğitim sorunları, güvenlik ve göç eksenine kayıyor.

İnsanlar "sistem çalışmıyor" dedikçe, geleneksel partilere olan güven eriyor. Sol, şiddeti kınarken öfkeli halkın gözünde meşruiyet kaybediyor.

Merkez partiler çaresiz görünüyor.

Aşırı sağ ise "Biz demiştik" diyerek yükseliyor.

Marine Le Pen yıllardır imajını yumuşatmaya çalıştı.

Babasını partiden ihraç etti, partinin adını Ulusal Birlik olarak değiştirdi, daha "makul" bir milliyetçilik sundu.

Ama özü değişmedi.

Göç karşıtlığı, ulusal kimliğin korunması, Avrupa Birliği'ne mesafe, İslam'ın kamusal alandaki görünürlüğüne kısıtlama.

2022'de Macron'a karşı kaybetmiş olsa da oy oranını artırdı.

2027'ye giden süreçte, sokaklardaki kaos onun elini güçlendiriyor.

Kamuoyu yoklamalarında önde giden isimlerden biri olması tesadüf değil.

Fransa, Avrupa Birliği'nin kurucu devletlerinden biri.

Nükleer güç, BM Güvenlik Konseyi'nin daimi üyesi ve AB'nin motor güçlerinden.

Haliyle Fransa'da istikrar sarsıldığında kıta da sarsılıyor.

Zaten Avrupa'da aşırı sağ rüzgarı halihazırda esiyor.

İtalya'da Giorgia Meloni iktidarda.

Almanya'da AfD yükselişte.

Hollanda, İsveç, Avusturya ve başka ülkelerde benzer partiler güç kazanıyor. Fransa'daki olaylar, bu dalgayı besleyecek.

Hayat pahalılığı, enerji krizleri, göç baskısı ve sosyal devlet modelinin finansman zorluğu, kıtanın ortak sorunları.

Paris'teki alevler, Milano'da, Brüksel'de, Lizbon'da, Tiran'da da yankı buluyor. İtalya'da benzer protestolar çıktı.

Belçika, Portekiz ve Arnavutluk'ta da eylemler var.

Avrupa'nın güvenlik tartışmaları da buna ekleniyor.

Rusya tehdidi, Çin rekabeti, İran savaşı, ABD'nin önceliklerinin değişmesi... Liderler savunma harcamalarını artırırken, toplumlar "Bizim ekmeğimiz ne olacak?" diye soruyor.

İçeriden zayıflayan bir kıta, dışarıdaki tehditlere karşı daha kırılgan hale geliyor.

Aşırı sağın güçlenmesi, Avrupa politikalarını kaçınılmaz olarak sertleştirecek. Göç politikaları daha kısıtlayıcı olacak.

Sınır kontrolleri sıkılaşacak, iltica prosedürleri zorlaşacak, kaçak göçmenleri geri gönderme mekanizmaları hızlanacak.

AB'nin ortak göç paketi, daha milliyetçi bir tona bürünecek.

Ekonomide korumacılık artabilir.

Sosyal haklarda kısıtlamalar gündeme gelebilir.

Dış politikada ise "Avrupa öncelikli" bir yaklaşım güçlenecek.

Bu, bir yandan Rusya'ya karşı daha sert bir duruş, öte yandan içe kapanma riski taşıyor.

Mevcut şatlarda Avrupa'nın kurduğu "refah-sosyal devlet-Amerikan güvenlik şemsiyesi" üçlüsü sarsılıyor.

Aşırı sağ, bu sarsıntıyı "biz çözeriz" söylemiyle dolduruyor.

Ama risk büyük.

Ekonomik güvensizlik ile siyasi kutuplaşma aynı anda derinleşirse, demokratik kurumlar zorlanır.

1930'lardaki gibi bir çöküş beklemek abartı olur çünkü AB, NATO ve anayasal yapılar hala ayakta.

Ancak toplumsal dayanıklılık zayıflarsa, dış krizlerle iç istikrarsızlık birleşebilir. Avrupa hükümetleri silahlanırken toplumlarıyla bağını kaybederse, en büyük tehdidi dışarıdan değil içeriden alır.

Meselenin bizi ilgilendiren boyutu da var.

Fransa'daki gelişmelerin Türkiye açısından en kritik boyutu, olası bir Le Pen iktidarının ya da aşırı sağın güçlenmesinin yaratacağı etki.

Son analizlerde de vurgulandığı gibi, bu senaryo Türkiye-Fransa ve Türkiye-AB ilişkilerini doğrudan ilgilendiriyor.

Marine Le Pen'in siyasi çizgisi Türkiye'ye mesafeli.

Göçmen karşıtlığı ve milliyetçi söylemi, Türkiye'nin AB üyeliğine sıcak bakmayan kanatla örtüşüyor.

Avrupa Birliği içinde Türkiye'yi "güvenlik ortağı" olarak gören ama siyasi ve ekonomik entegrasyona mesafeli duran bir yaklaşım zaten var.

Le Pen iktidara gelirse ya da etkisi artarsa, bu mesafe daha da açılabilir. Türkiye'nin üyelik sürecine yönelik destekler kesilebilir, kalkınma programları kısıtlanabilir, vize kolaylıkları zorlaşabilir.

Göç konusunda, Türkiye'nin "Avrupa'nın sınır bekçisi" rolü daha fazla baskı altına alınabilir.

"Daha fazla göçmen alın" talepleri artabilir.

Türkiye'nin AB içindeki temsil gücü ve nüfusu da bir faktör.

Üyelik gerçekleşirse, Fransa'nın mevcut ağırlığı etkilenebilir.

Aşırı sağ, bunu tehdit olarak görür.

Ayrıca, Türkiye'nin Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Suriye gibi dosyalardaki pozisyonları, daha milliyetçi bir Paris tarafından sert eleştirilebilir.

İkili ilişkilerde krizler derinleşebilir.

Öte yandan, güvenlik alanında pragmatik bir işbirliği devam edebilir.

Özellikle de terörle mücadele, enerji ve göç yönetimi konularında...

Ama siyasi iklim soğursa, bu işbirliği de zayıflar.

Avrupa genelinde aşırı sağın güçlenmesi, Türkiye için daha geniş bir risk. AB'nin Türkiye politikası, daha kısıtlayıcı ve koşullu hale gelebilir.

Gümrük Birliği'nin güncellenmesi, vize serbestisi, üyelik müzakereleri gibi dosyalar rafa kalkabilir.

Türkiye, "stratejik ortak" olarak görülmeye devam ederken, "aday ülke" statüsü fiilen sona erebilir.

Bu, Ankara'nın dış politika manevra alanını daraltır.

Öte yandan, doğu ve Afrika ile de iyi ilişkiler içindeki Türkiye'nin çok yönlü dış politikası bu boşluğu doldurmak için daha fazla devreye girebilir.

Ama Avrupa pazarı, yatırım ve teknoloji transferi açısından hala kritik.

Geleneksel partilerin sorunları çözemediği algısı Avrupa'da yaygın.

Göç, bu tepkinin en kolay yüklenebileceği konu.

Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle bu tartışmanın merkezinde.

Eğer Avrupa, iç krizlerini göç üzerinden yönetmeye çalışırsa, Türkiye'ye yönelik baskı artar.

"Sınırlarınızı kapatın" çağrıları, Trump'ın Fransa'ya yaptığı gibi, Türkiye'ye de yöneltilebilir.

Sonuç olarak, Fransa'daki sokağa çıkma yasakları günler sonra sakin bir gece geçirmelerini sağladı.

Temizlik başladı, hasar hesaplanıyor, adli takipler sürüyor.

Ama asıl temizlik siyasi alanda yapılacak.

Macron hükümeti krizi yönetebilir mi?

Yoksa kaos 2027'ye giden yolu Le Pen'e mi açacak?

Avrupa, bu dalgayı dizginleyebilir mi, yoksa politikalarını daha da sertleştirerek kendi içine mi kapanacak?

Türkiye için en sağlıklısı, Avrupa'nın demokratik ve istikrarlı kalması.

Aşırı sağın yükselmesi ne Türkiye'nin ne Avrupa'nın uzun vadeli çıkarlarına hizmet eder.

Çünkü kutuplaşma, işbirliğini zorlaştırır.

Güvenlik tehditlerini büyütür, ekonomik refahı baltalar.

Avrupa, dışarıdaki tehditlere hazırlanırken toplumlarıyla bağını korumak zorunda.

Türkiye ise bu süreçte hem kendi demokratik ve ekonomik gücünü artırmalı hem Avrupa'yla pragmatik diyaloğu sürdürmeli.

Fransa'nın alevleri sönse bile dumanı Avrupa'ya yayılıyor.

Bu duman, kıtanın politikalarını şekillendirecek.

Türkiye'nin de bu dumanın içinde nefes alabilmesi için dikkatli ve proaktif olması gerekiyor.

Şu an için durum riski olsa da bir gerçeği unutmamakta fayda var.

Doğu zamanda doğru adımlar atıldığında, krizler büyük fırsatları da beraberinde getirir.


Yazarın diğer yazıları