Bin yılın en şiddetlisi
Birleşmiş Milletler ve Dünya Meteoroloji Örgütü'nün son uyarısı, adeta bir siren.
Pasifik'te yükselen El Nino, son bin yılın en güçlüsü olmaya doğru ilerliyor. Küresel ısınmanın üzerine binen bu devasa ısı dalgası, 2027 yılını insanlık tarihinin en sıcak yılı haline getirme potansiyeli taşıyor.
Okyanus yüzey sıcaklıkları 30 yıllık ortalamanın 2,6 derece üzerine çıkmış durumda.
Bazı derin sularda fark 8 dereceyi buluyor.
Kasımda zirveye ulaşması beklenen sapma 4 dereceyi bile aşabilir. Endonezya'daki orman yangınları, Hindistan'da zayıflayan muson yağmurları, Avustralya'da artan yangın riski ve Güney Amerika'daki seller...
Daha da uç noktalara kayacak gibi görünüyor.
Ülkemiz de ne yazık ki bundan payını alacak.
Dünya Gıda Programı, bu koşulların yaklaşık 50 milyon insanı akut açlık tehlikesiyle karşı karşıya bırakacağını öngörüyor.
BM Genel Sekreteri António Guterres'in sözleriyle, "Gezegen daha önce tecrübe etmediği bir tehlike bölgesine girdi. Artık kaybedilecek bir an bile kalmadı. İklim kriziyle mücadele yarışını mutlak surette kazanmalıyız."
Bu uyarı, iklim değişikliğinin artık uzak bir tehdit değil, kapımızdaki somut bir felaket olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Paris Anlaşması'nın temel hedefi olan küresel ısınmada sanayi önceki döneme göre 1,5 derece sınırı, birkaç yıl içinde aşılmak üzere.
Çok değil, en geç 2030'lardan bahsediyoruz.
BM Çevre Programı'na göre bu artık kaçınılmaz.
Zira şimdiden 1,4 dereceye ulaşmış durumda.
Öyle görünüyor ki, bir mucize olmazsa dünya, 1,5 derece hedefini kaçırdı.
Peki, bu gidişat devam ederse ne olacak?
Mevcut durum değişmezse yüzyılın sonuna kadar küresel sıcaklık artışının 2,6 dereceye ulaşması bekleniyor.
Oysa Paris İklim Anlaşması, "kötü hedef" olarak 2 derece sınırını belirlemişti.
2,6 derece kulağa önemsiz geliyor olabilir.
Ama bu mercan resiflerinin neredeyse tamamen yok olması, deniz seviyesinin onlarca santimetre yükselmesi, aşırı hava olaylarının şiddetinin katlanması, tarım verimliliğinin çökmesi, su krizlerinin derinleşmesi ve milyonlarca insanın yerinden edilmesi demek.
1,5 derece ile 2 derece arasındaki fark bile, iklim sistemindeki eşik noktalarını tetikleme riskini dramatik biçimde artırıyor.
Örneğin Grönland ve Batı Antarktika buz tabakalarının geri dönüşümsüz erimesine yol açabilir.
Amazon'un kuraklaşmasına, donmuş toprakların çözülerek atmosfere metan salması gibi zincirleme felaketlere sebep olabilir.
Bu etkiler sadece "gelecekte" değil.
Bugün de geleceğe göre daha düşük seviyede ancak hayli sert yaşanıyor.
2023-2024'teki rekor sıcaklıklar, Avrupa'daki ölümcül sıcak dalgaları, Kanada ve Akdeniz'deki orman yangınları, Pakistan ve Libya'daki seller, Afrika Boynuzu'ndaki kuraklıklar...
Hepsi iklim krizinin öncü belirtileriydi.
Şimdi El Nino, bu krizi katlayarak güçlendiriyor.
Doğal bir okyanus-atmosfer döngüsü olan El Nino, küresel ısınma sayesinde "süper boyut" kazanıyor.
Normalde El Nino sonrası küresel sıcaklıklarda geçici bir sıçrama görülür.
Ancak bu kez hem okyanuslar hem atmosfer o kadar ısınmış durumda ki, 2027'nin rekor kırması neredeyse kesinleşiyor.
Tarımda verim kayıpları, gıda fiyatlarının fırlaması, enerji sistemlerinin zorlanması ve insani krizler peşi sıra gelebilir.
İngiltere gibi ılıman bölgelerde bile 2026'nın en verimsiz hasat yıllarından biri olarak kayıtlara geçmesi, sorunun coğrafya tanımadığını gösteriyor.
İklim değişikliği sadece bir "çevre sorunu" değil; ekonomik, sosyal, güvenlik ve adalet sorunudur.
En çok etkilenenler, emisyonlara en az katkıda bulunan yoksul ülkeler ve gelecek nesiller.
Küçük ada devletleri yok olma riskiyle karşı karşıya.
Afrika'da kuraklıklar göç dalgalarını tetikliyor.
Akdeniz havzasında aşırı sıcaklar ve yangınlar turizmden tarıma her sektörü vuruyor.
Türkiye de bu coğrafyanın parçası.
Kuraklık, seller, orman yangınları ve deniz seviyesi yükselmesi ülkemizi doğrudan etkiliyor.
Tarımda sulama krizleri, şehirlerde ısı adası etkisi, kıyı bölgelerinde erozyon... Hepsi şimdiden hissediliyor.
Peki, ne yapmalıyız?
Sözler yetmiyor.
Paris Anlaşması'ndan bu yana geçen on yılda emisyonlar düşmek yerine yükselmeye devam etti.
"Net sıfır" taahhütleri, kömürden çıkış vaatleri, fosil yakıt sübvansiyonlarını kaldırma sözleri...
Çoğunluğu kâğıt üzerinde kaldı.
Bu gidişatı kırmak için emisyonların hızla, derin ve kalıcı biçimde azaltılması şart.
Yenilenebilir enerjiye geçiş, enerji verimliliği, sürdürülebilir tarım, ormanların korunması, karbon yakalama teknolojileri ve adil bir geçiş...
Hepsi mümkün, ama siyasi irade ve finansman gerektiriyor.
İşte bu noktada Kasım 2026'da Antalya'da düzenlenecek COP31 zirvesi kritik bir dönüm noktası olabilir.
Türkiye'nin ev sahipliğinde, 9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya Expo Center'da gerçekleşecek zirve, "uygulama COP'u" olarak tanımlanıyor.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum'un ifadesiyle: "Antalya'dan raflarda tozlanacak bir kâğıt beklemesin kimse. Dünyayı sarsacak, tarihi yeniden yazacak güçlü bir eylem planı üreteceğiz."
Zirvede taahhütlerin sahaya yansıması, finansman mekanizmalarının güçlendirilmesi ve kayıp-zarar fonunun etkinleştirilmesi beklentisi yüksek.
Antalya, sadece bir konferans mekânı olmamalı.
Akdeniz'in incisi, iklim krizinin etkilerini bizzat yaşayan bir bölgenin sembolü. Zirve, "sözden eyleme" geçişin test alanı olmalı.
İklim krizi, insanlığın ortak sınavı.
Bu sınavı kazanmak için Antalya'da verilen her sözün, ertesi gün sahada az ya da çok karşılığı olmalı.
Fosil yakıtlardan çıkış takvimleri netleşmeli, karbon fiyatlandırması yaygınlaşmalı, doğa temelli çözümler ölçeklenmeli.
Guterres'in dediği gibi, yarışı kazanmak zorundayız.
Antalya, bu yarışta önemli bir viraj olabilir.
O virajı doğru almak, çocuklarımıza bırakacağımız dünyanın kaderini belirleyecek.
Yazarın diğer yazıları
"Rusya, ABD ve Ukrayna arasında müzakerelerin yeniden başlayacağını umuyoruz"
"PISA 2025 sonuçları eğitimde kaydettiğimiz ilerlemenin önemli bir göstergesidir"
Üsküdar Belediye Başkan Vekilliğine AK Partili Dündar Ziya Gültekin seçildi
"Ümit ediyorum ki Kalkınma Yolu Projesi en kısa süre içerisinde aktif bir uygulama haline gelsin"