ANASAYFA
TV PROGRAMLARI
PROGRAMLAR
YAYIN AKIŞI
CANLI YAYIN
24 RADYO
REKLAM
İLETİŞİM VE KÜNYE


Hesap içinde hesap

Ortadoğu öyle bir coğrafya ki hiçbir adımı tek boyutlu atamaz, hiçbir hesabı tek bir pencereden bakıp yapamazsınız.

Bu coğrafyada bulunan ya da etkin olan istisnasız her bir ülkenin, atmayı planladığı her adımın muhakkak birkaç boyutu bulunur.

O adımın sonuçlarına dair de A, B, C planları olur.

Buna İran da, Körfez ülkeleri de, İsrail, Mısır, ABD, Rusya, Çin ve hatta Türkiye de dâhil.

Mesela Hürmüz Boğazı'nın kapatılması.

Dünyayı petrol ve petrokimya ürünleri kaynaklı krize iterken, İran "Bu yaşadıklarınızın sebebi ABD" diyor.

Aslında haksız da değil ancak fazla ileri gitmesi durumunda bütün dünyanın kendisine cephe alması riski de var ve Tahran da bunun farkında.

Sınırları zorlamaya hayli istekli olsa da en kötü senaryo her zaman için akıllarda.

Buna karşılık bu zorlamaların başka kâr-zarar hesapları da yapılıyor.

Ya da İran'ın Körfez ülkelerini ve Ürdün dâhil Amerikan üslerine ev sahipliği yapan ülkeleri vurması.

Özellikle de son dönemde su arıtma tesisleri ve diğer enerji tesislerini hedef alması...

Bu saldırılar bir yandan bu ülkeleri gördükleri zarar nedeniyle ABD üzerinde şiddeti sona erdirmesi için baskı kurma girişimlerine itiyor.

Diğer yandan, belli bir eşik aşıldıktan sonra da topluca İran'a karşı cephe almalarına sebep olabilir.

Ve ne yazık ki son günlerde gidişat bu yönde.

ABD ve İran arasında karşılıklı saldırılarda yeniden bir savaş ortamındayız.

İki hafta oldu.

Yakında durulur mu, açıkçası çok da ihtimal vermiyorum.

Ama bu dönemde sık sık vurulan Körfez ülkelerinden, İran'a karşı ortak açıklama gelmesi görmezden gelinemeyecek bir detay.

Açıklama Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve ayrıca Ürdün'den geldi.

"Bireysel veya ortak meşru müdafaa hakkımızı kullanacağız." diyorlar.

Hürmüz yetmezmiş gibi Yemen'deki İran destekli Husiler de Suudi Arabistan'a deniz ablukası uygulayacaklarını ilan ettiler.

Ve hatta saldırılar düzenlediler.

Ortak açıklamada Suudi Arabistan'a da destek verildi.

İşte tam da bu noktada, İsrail'e dikkat kesilmekte fayda var.

İsrail son zamanlarda İran'a saldırmıyor.

İran da İsrail'e saldırmıyor.

Tel Aviv sessizce kenarda bekleyip ellerini ovuşturuyor.

Çünkü kendi isteğiyle belki de asla yapamayacağı bir şey gerçekleşiyor.

İsrail ve bölgedeki Arap ülkeleri aynı safta birleşiyor.

Karşılarındaki ortak tehditse İran...

Ve İran körfez ülkelerine saldırıları şiddetlendirdikçe buna ivme kazandırıyor.

Oysa Ortadoğu'nun asıl büyük sorunu İsrail'in Filistin topraklarındaki soykırımı, katliamları, işgali ve diğer ülkelere saldırıları.

İran savaşı başlayana kadar Türkiye, diğer Arap ülkeleriyle İsrail'e karşı bir diplomatik ve siyasi cephe oluşturmaktaydı.

Bu girişimler, meyvesini Gazze'de şu anda çok sancılı yürüyen ve ne yazık ki ilerleyemeyen ateşkes süreciyle vermişti.

İran savaşı başlamasa ya da İran Körfez ülkelerini bu kadar yoğun şekilde vurmasa Gazze konusunda bugün daha iyi noktada olunabilirdi.

İran ise "Başka nereyi vurabilirim ki" mantığıyla kendi açısından haklı gördüğü bu saldırılara devam ediyor.

Mesele bununla da sınırlı değil.

ABD, İran'ın nükleer programını tamamen kısıtlamasını isterken, bölgede dengeleri altüst etme potansiyeline sahip bir başka adım attı.

Suudi Arabistan'la "barışçıl nükleer işbirliği anlaşması" imzaladı.

Tabii buna eşlik eden karşılıklı güvenlik tedbirleri anlaşması da var.

Arap ülkeleri çok yakın zaman kadar nükleer enerjiye uzaktı.

Son yıllarda Birleşik Arap Emirlikleri'yle başlayan bu girişime şimdi Suudi Arabistan da katılıyor.

Nükleer enerji ve teknoloji elbette Riyad'ın da hayaliydi.

Şimdi Amerikalılar, bu hayaline karşılık Suudileri onlarca yıl sürecek milyarlarca dolarlık anlaşmalarla kendilerine bir kez daha bağlıyor.

İran karşısında "barışçıl" nükleer teknolojiye sahip bir Arap bloğu oluşturuyorlar.

Elbette Türkiye de kendi girişimleriyle bu denklemde önemli bir yerde ama yazının konusu bu değil.

O nedenle oraya girmeyeceğim.

Trump yönetimi ve İsrail bundan nasıl faydalar çıkarıyor, asıl anlatmak istediğim bu.

Öncelikle ABD, sivil nükleer pazarda yeniden oyuna dönüyor.

Her ne kadar Rusya uluslararası nükleer santral inşasında yüzde 85-90'lık bir paya sahip olsa da, Suudi Arabistan anlaşması ile ABD'nin oyuna güçlü bir dönüş yaptığını söylemek mümkün.

Lakin ABD ve İsrail adına asıl kazanç bu değil.

ABD, Suudilerin bu büyük hayalini, kendisinin bir başka "büyük projesine" ve İsrail'in "büyük hayaline bağladı.

O hayal, İsrail'in işlediği tüm insanlık suçlarının ve işgallerin görmezden gelinmesiyle, bölge ülkeleriyle normalleşmesi.

Bu Birleşik Arap Emirlikleri'yle başlamıştı.

Her ne kadar İran savaşı durumu karmaşık hale getirse de Emirlikler, İbrahim Anlaşmaları'na hala bağlı.

Trump şimdi de Suudi Arabistan'a nükleer teknoloji vermeyi, İbrahim Anlaşmaları'na katılması şartına bağladı.

ABD'nin Çin'e yönelmek amacıyla bölgeyi terk etmeden önce kendince bir düzen oluşturma çabası herkesin malumu.

Bunun yolunu da İbrahim Anlaşmaları'nda görüyor.

Suudilerin bu anlaşmaya katılması, ABD'nin planlarında devasa bir sıçrama, İsrail için de büyük bir zafer demek.

Hem İran'a karşı, hem işlediği suçların görmezden gelinmesi konusunda.

Yani Washington Riyad'a diyor ki, "İsrail'i tanı, nükleer teknolojiyi al."

Veliaht Prens Muhammed nükleer teknoloji konusunda hevesli.

Devletin resmi tutumu da İsrail'i tanımaya kapıları asla kapatmıyor.

Ancak bunun olabilmesi için ileri sürdükleri şart belli.

Hatta bu bir kırmızı çizgi.

1967 sınırları temelinde, BM vizyonu çerçevesinde iki devletli çözüm.

Yani Filistin Devleti'nin kurulması yönünde geri dönülmez bir yola girilmesi.

İsrail bunu asla kabul etmez.

Peki Suudi veliaht bu sözü yutar mı?

En azından yakın zamanda pek ihtimal vermiyorum.

Çünkü bunu ne diğer ülkelere, ne kendi halkına izah edebilir.

Şimdi bilmemiz gereken önemli detay şu...

Trump sosyal medyadan ileri sürdüğü İbrahim Anlaşmaları şartıyla ne kadar ciddi?

Daha önce olduğu gibi yine aniden fikir değiştirebilir mi?

Ayrıca bu şart imzalanan anlaşmada yazılı olarak var mı?

Çünkü o metin açıklanmadı.

Bir diğer önemli konu, Amerikan basınında yazılan iddialarda olduğu gibi, ABD'nin Suudilere uranyum zenginleştirme izni verip vermeyeceği.

Çünkü uranyumu zenginleştirerek hem nükleer yakıt, hem tıbbi materyal hem de nükleer silah hammaddesi olarak kullanabilirsiniz.

Eğer bu izin verilecekse hangi şartlarda ve deneyim mekanizmaları altında olacak?

Bir gün Suudiler de bu mekanizmalardan sıyrılıp kendi milli çıkarları peşinde koşmak isteyecek mi?

Çünkü petrol konusunda benzer bir durum yakın geçmişte yaşandı.

Riyad'ın Washington'ın dümen suyundan çıkması ABD'yi ciddi şekilde kızdırdı.

Ve bir gün bunlar gerçekleşirse, İsrail ne diyecek?

Görünen o ki Ortadoğu'yu ilginç günler bekliyor.

Bakalım kartlarını en iyi kim oynayacak.


Yazarın diğer yazıları