ANASAYFA
TV PROGRAMLARI
PROGRAMLAR
YAYIN AKIŞI
CANLI YAYIN
24 RADYO
REKLAM
İLETİŞİM VE KÜNYE


Körfez'in Dehşet Dengesi: Barışın Gelmeyişi

Diplomasinin koridorlarından sızan son fısıltılar umut verici.

Washington ile Tahran arasında 60 günlük geçici bir mutabakat zaptının masada olduğunu söylüyor.

Görünüşe göre her şey ABD Başkanı Donald Trump'ın iki dudağının arasından çıkacak son onaya kalmış durumda.

Manşetlere bakarsanız, Hürmüz Boğazı'nın mayınlardan temizlenmesi, ablukaların esnetilmesi ve nükleer müzakerelerin yeniden başlaması an meselesi.

Ancak madalyonun diğer yüzünde, Tahran'ın Boğaz üzerindeki "idari denetim ve geçiş için hizmet bedeli" ısrarı ile Devrim Muhafızları'nın "taviz yok" çığlıkları yükseliyor.

Tekrar hatırlatalım, taraflar şu anda hala müzakere masasına oturduklarında üzerinde konuşacakları çerçevenin pazarlığını yapıyor.

Yani "müzakerenin müzakeresi" aşamasındalar.

O masaya oturduklarında anlaşmayla kalkacaklarının da garantisi yok.

Haliyle her şey çok belirsiz.

Savaş ABD, İsrail ve İran'ı farklı şekillerde ve ölçülerde hırpaladı.

Ama asıl zarar görenler Suudi Arabistan, Katar ve özellikle de Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri oldu.

Ortadoğu'nun asıl kırılgan fay hattı üzerinde onlar oturuyor.

Geldiğimiz bu son noktada da bahsi geçen bu ülkeler için asıl büyük kâbus senaryosu berraklaşıyor.

İran ile savaşın topyekûn bir neticeye varmadan, ucu açık bir sürüncemede kalması, onlar için yaşanabilecek en büyük felaket olabilir.

Körfez başkentleri için net bir savaşın yıkıcılığı ne kadar korkunçsa, "ne savaş ne barış" durumu, yani çatışmanın bir gri bölgede donup kalması çok daha büyük bir yapısal felakettir.

Neden mi?

Birincisi, "Sürdürülebilir Güvensizlik" ekonomisi.

Suudi Arabistan'ın Vizyon 2030'u veya Dubai'nin küresel finans/turizm merkezi olma iddiaları, tamamen bölgenin "öngörülebilir" olmasına dayanır. Savaşın sürüncemede kalması, Hürmüz Boğazı'nın bugün açık, yarın İran'ın yeni bir "çevre vergisi" veya seyrüsefer kısıtlamasıyla kapalı olabileceği anlamına gelir.

Bu belirsizlik ortamında hiçbir küresel fon, milyarlarca dolarlık mega projelere uzun vadeli yatırım yapmaz.

Sürüncemede kalan bir savaş, Körfez'in ekonomik çeşitlilik rüyasını daha başlamadan boğan bir prangadır.

Yani onlar için "ölüm" demektir.

İkincisi, İran'ın asimetrik ve hibrit savaş kapasitesinin kalıcılaşması riski.

Son haftalarda İran'ın yanı sıra Hizbullah'ın da kademeli "sürü İHA" taktiklerini geliştirdiğine dair askeri raporlar yayınlanıyor.

Benzer bir durum muhakkak Yemen'deki İran destekli Husiler için de geçerli.

İran'da ise bu kapasite zaten güçlü şekilde var.

Topyekûn bir savaşta bu tehdit bir kez yaşanır ve biter.

Ancak sürüncemede kalan bir gerilimde, Körfez'in milyar dolarlık petrol tesisleri, deniz suyu arıtma santralleri ve havalimanları daimi bir tehdit altında olur.

Her an fırlatılabilecek ucuz kamikaze İHA'ların kalıcı rehinesi haline gelirler. Üstelik Tahran, geçici ateşkes pencerelerini askeri kapasitesini tahkim etmek ve yeraltı depolarını doldurmak için bir fırsat olarak kullanır.

Bu kendi adına gayet de doru bir hamle.

Yani sürüncemede kalan her gün, Körfez'in tepesindeki giyotini daha da keskinleştirir.

Üçüncüsü ve belki de en stratejik olanı, Trump'ın Körfez ittifakına biçtiği yeni "ödevler"dir.

Washington, Tahran ile masaya otururken bir yandan da Suudi Arabistan ve Katar gibi aktörleri İsrail ile normalleşmeyi içeren İbrahim Anlaşmaları'na katılması için zorluyor.

Trump, bunu bir "iyi niyet" testi olarak sunsa da İran "tehdidinin" tam olarak tasfiye edilmediği, aksine bölgede kurumsallaştığı bir senaryoda Körfez ülkeleri kendilerini devasa bir jeopolitik sıkışmışlığın içinde bulacaktır.

Tabii burada asıl kim, kimin için tehdit arı bir tartışma konusu.

Bu yazdıklarım ise Körfez ülkelerinin penceresinden görünen manzarayı anlatıyor.

Bir yanda sınırlarının dibinde nükleer eşikte bekleyen ve Hürmüz'ü bir ücret mekanizmasına dönüştürmeye çalışan Tahran, diğer yanda ise Washington'ın iç politik dengelerine göre her an yön değiştirebilen Amerikan taahhütleri...

Körfez'in bakış açısından için gerçek kâbusu şöyle özetlemek mümkün olabilir.

Batı'nın sığ bir "nükleer uzlaşı" uğruna İran'ın bölgesel asimetrik gücünü, vekil güçlerini ve deniz haydutluğu yaklaşımlarını görmezden gelmesi; savaşın bitmeyip, bölgenin kılcal damarlarına kalıcı şekilde yayılmasıdır.

Trump'ın önündeki kağıdı imzalayıp imzalamayacağı henüz meçhul. Ancak Körfez, Washington-Tahran hattındaki bu taktiksel satrançta piyon olmayı reddetmek zorunda.

Çünkü bu savaşın sürüncemede kaldığı her gün, Körfez'in geleceğinden çalınan bir ömür demektir.

İşte bu noktada bölgenin geleceğinde nükleer yarış ya da askeri kamplaşmalar görmek çok olası.

Özellikle de kendi içlerinde kutuplaşmalar yaşarken.

BAE ve Bahreyn gibi ülkeler İsrail'e yakın durmayı tercih ederken, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkeler "ABD ile ortaklık, Pakistan ve Türkiye ile güvenlik mekanizması, İran ile iyi geçinmeye gayret etme" yoluna gidecek gibi görünüyor.

Ama her ne olursa olsun bundan sonra Körfez ülkelerini daha çok konuşacağız gibi duruyor.


Yazarın diğer yazıları