Aşırı sağ depremi: Yangın duvarı çökerse
Geçen pazar Almanya'nın doğusundaki Saksonya-Anhalt eyaletinde sandıklar kapandığında, Avrupa siyasetinin zemini sarsıldı.
Aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisi, oyların yüzde 43,8'ini alarak açık ara birinci çıktı.
2021'deki yüzde 20,8'lik sonucunu iki katından fazla artıran bu zafer, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana bir aşırı sağ partinin eyalet düzeyinde elde ettiği en çarpıcı başarı oldu.
En büyük rakibi Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) yüzde 17,2'ye geriledi.
Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Sol Parti ise tek haneli rakamlarda kaldı.
AfD, 83 sandalyeli mecliste 39 vekil kazandı.
Tek başına hükümet kurmak için gerekli 42 sandalyeye sadece üç vekil kaldı.
Ama rakamlar tek başına asıl hikayeyi anlatmıyor.
Asıl hikaye, bu sonucun bir eyalet sınırını aşarak Almanya'nın tamamına, oradan da tüm Avrupa'ya yayılma riskinde ve bu dalganın göçmenlere, özellikle Müslümanlara yönelik taşıdığı tehditte yatıyor.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz'in yüzündeki şaşkınlık, Alman siyasetinin yaşadığı travmayı özetliyordu.
"Hepimiz derinden şoke olduk. Bunu beklemiyorduk." Dedi.
Bir eyalette seçmenlerin yaklaşık yüzde 60'ının demokratik kurumları ve kuralları sorgulayan partilere oy vermesi, Merz'e göre "geçiştirilemeyecek" bir sonuçtu.
Başbakanın kendine sorduğu soru ise tüm Avrupa'nın sorması gereken soruydu. "İşler bu noktaya nasıl geldi? Sağ popülizmin bu kadar ilerlemesine neden izin verdik?"
Cevap basit değil ama kökleri derin.
AfD, 2013'te Euro krizine tepki olarak doğmuştu.
Zamanla göç, kimlik, güvenlik ve "Almanya'yı geri alma" söylemine yöneldi.
2015'teki mülteci dalgası, ardından gelen ekonomik durgunluk, enerji krizi, Ukrayna savaşı ve artan suç algısı, partinin elini güçlendirdi.
Doğu Almanya'daki eski Doğu blokunun ekonomik ve kültürel kırılganlıkları, merkez partilerin vaatlerini tutamaması ve seçmen in dışlanmış hissetmesi, AfD'yi ana akımın alternatifi haline getirdi.
Ulrich Sigmund gibi genç, sakin görünümlü adaylar, partinin sert yüzünü yumuşatarak seçmeni ikna etti.
Alice Weidel'in "Federal iktidara talibiz" çıkışı ve "Düzensiz göçü tamamen engelleyeceğiz, suç işleyenleri ve kabul edilmeyenleri sınır dışı edeceğiz" vaadi, artık sadece protesto mesaj değil.
Bu zafer, sadece Saksonya-Anhalt'ın meselesi değil.
Almanya genelinde AfD anketlerde yüzde 27 bandında birinci sırada.
İktidardaki CDU/CSU ise yüzde 21'lere gerilemiş durumda.
20 Eylül'de Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern eyaletlerinde seçimler var.
Berlin'de AfD yüzde 18 civarında görünüyor.
Başkentteki sonuç, geleneksel siyasetin ne kadar dayanacağını test edecek. Başbakan Merz'in partisi içinde liderlik tartışmaları alevlenmişken, federal düzeyde erken seçim baskısı artabilir.
AfD'nin 2029 genel seçimlerinde yüzde 40 hedeflediğini açıkça söylemesi, artık fantezi değil, gerçekçi bir senaryo olarak tartışılıyor.
Avrupa'ya bakıldığında tablo daha da endişe verici.
AfD'nin yükselişi yalnız değil.
Fransa'da Ulusal Birlik, İtalya'da Giorgia Meloni'nin partisi, İspanya'da Vox, Hollanda'da PVV, Avusturya'da FPÖ...
Hepsi benzer temaları işliyor.
Göçün kontrolü, ulusal egemenlik, AB'nin "aşırı merkezileşmesi"ne tepki, kültürel kimlik kaygısı.
Avrupa'da aşırı sağ birbirini besliyor.
İspanya'nın solcu başbakanı Pedro Sanchez'in "Aşırı sağ tehdidi Avrupa'da ve dünyada zemin kazanıyor" uyarısı ise merkezin korkusunu özetliyor. Polonya'dan Donald Tusk'un "aptallar ve hainler sevinir" çıkışı, Fransa'dan "vahim bir an" tespitleri, kıtanın siyasi haritasının nasıl değişebileceğini işaret ediyor.
Peki bu dalga Avrupa'nın geleceğini nasıl şekillendirir?
Bence birkaç kritik başlık öne çıkıyor.
Birincisi, Avrupa Birliği'nin bütünlüğü.
AfD Euro'dan çıkmayı, Schengen'i sorgulamayı, "Avrupa Ulusları Birliği" gibi daha gevşek bir yapı önermeyi savunuyor.
Benzer talepler diğer ülkelerde de güçlenirse, tek para birimi, serbest dolaşım ve ortak dış politika gibi temel kazanımlar zayıflayabilir.
İkincisi, dış politika.
AfD'nin Ukrayna'ya desteği kesme ve Rusya ile ilişkileri yeniden kurma isteği, NATO ve AB'nin ortak güvenlik mimarisini zorlar.
Doğu Avrupa ülkeleri için bu, varoluşsal bir tehdit algısı yaratır.
Üçüncüsü, demokratik normlar.
Avrupa siyasetinde "Yangın duvarı" diye bir tabir vardır.
Ana akım siyasi partiler kendi aralarında gayriresmi bir ittifak ya da uzlaşı halindedir.
Böylece aşırı sağcı, aşırı solcu veya radikal popülist partileri iktidar ortağı olmaktan uzak tutarlar.
Adeta bir karantina bölgesi oluşturup, radikal fikirlerin ana akım siyasete bulaşmasını engellerler.
Bu uzun zamandır da vardır.
Bu "Yangın duvarı" çökerse, aşırı sağ partiler koalisyonlara girer.
Hükümet programlarını etkiler ve merkez partileri de kendi söylemlerini sertleştirmeye zorlar.
En somut ve acı sonuç ise göçmenlere, özellikle Müslümanlara yönelik olabilir. AfD'nin programı ve söylemi açık.
Tersine göç, suç işleyen ve entegre olmayanların sınır dışı edilmesi, cami ve minare kısıtlamaları, ezan yasağı tartışmaları, vatandaşlığa geçişin zorlaştırılması, çifte vatandaşlık eleştirisi.
Partinin bazı kanatlarında İslam'ı "normal bir din değil, ideolojik bir yapı" olarak görme eğilimi var.
Saksonya-Anhalt'taki zafer sonrası Almanya'daki Türkler ve diğer göçmen kökenliler arasında tedirginlik derinleşti.
Uzmanlar, AfD iktidara gelmese bile merkez partilerin göç ve güvenlik politikalarını sağa çekeceğini, bunun da toplumsal iklimi sertleştireceğini düşünüyor.
2024'te ortaya çıkan gizli "tersine göç" toplantısı tartışmaları, sadece yeni gelen sığınmacıları değil, "uyumsuz" sayılan uzun süredir yaşayan kesimleri de hedef alabilecek politikaların zeminini hatırlatıyor.
Bu, sadece yasal düzenlemelerle sınırlı değil. Sokaklarda, iş yerlerinde, okullarda artan ayrımcılık, nefret söylemi ve sosyal gerilim riski büyüyor. Almanya'da yaşayan yaklaşık 3 milyon Türk kökenli vatandaş ve daha geniş Müslüman topluluklar için "güvenli ve onurlu hayat" vaadi sarsılıyor.
Berlin'deki protestolar, "Bir daha asla" pankartları, toplumun bir kesiminin direnişini gösteriyor.
Ama seçmen sandıkta farklı bir mesaj verdi.
Neden buraya geldik?
Göç politikalarının yönetilememesi, entegrasyon eksiklikleri, ekonomik eşitsizlikler, kültürel kaygılar ve merkez siyasetin "sorun yok" yaklaşımı, aşırı sağı besledi.
Suç istatistiklerindeki göçmen oranları, bazı mahallelerdeki gerilim, sosyal yardım tartışmaları gerçek sorunlar.
Bunları inkâr etmek, aşırı sağı daha da güçlendiriyor.
Ancak çözümü "herkesi sınır dışı et" sloganına indirgemek, hem hukuken hem ahlaken hem de pratikte sürdürülebilir değil.
Almanya'nın ekonomisi, iş gücü, kültürel zenginliği göçmenlerin katkısıyla şekillenmiş durumda. Birkaç kuşaktır yaşayan, çalışan, vergi ödeyen, askerlik yapan milyonlarca insanı "öteki" konumuna itmek, ülkenin kendi dokusunu yırtmak demek.
Avrupa'nın geleceği, bu gerilimi nasıl yöneteceğine bağlı.
Merkez partiler gerçek sorunlara gerçekçi, adil ve kararlı politikalar üretmeli.
Aksi halde Saksonya-Anhalt sadece bir başlangıç olur.
Mavi dalga Berlin'e, sonra Paris'e, Roma'ya, Madrid'e yayılır.
Göçmenler, özellikle Müslümanlar için ise mesele sandık sonuçlarından öte: Güvenli bir geleceğin, eşit yurttaşlığın ve "burada kalma hakkının" ne kadar korunacağı.
Tarih, korkuların siyaseti ele geçirdiği dönemlerin acı faturalarını yazıyor. Avrupa, bu faturayı yeniden ödememek için uyanmak zorunda.
Aksi halde "her şey burada başlıyor" sloganı, sadece bir partinin pankartı olmaktan çıkıp kıtanın kaderine dönüşebilir.
Yazarın diğer yazıları
Adidas'ın rezil reklamı... TBMM Başkanı Kurtulmuş: Gazze'de ampute bırakılan çocukları görmüyorlar
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz OVP rakamlarını açıkladı: Kur Korumalı Mevduat sıfır seviyesinde
Ev ve kira fiyatları için beklenen reçete açıklandı: Tam 750 bin konut inşa edilecek
1 saatlik görüşmenin perde arkası... Trump: Putin bir anlaşma yapmak istiyor