Batarsak beraber batarız!
Geçtiğimiz günlerde Himalayalar'ın eteklerinde, Nepal'in Çin sınırındaki bölgede yaşanan felaket, yalnızca bir dağlık bölgenin trajedisi değildi.
Buzul çökmesiyle başlayan, ardından dev bir heyelan ve ani sele dönüşen olay, yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine, binlerce kişinin kaybolmasına ve bütün bir vadinin adeta silinmesine yol açtı.
Bilim insanları, bu faciayı "iklim değişikliğinin tetiklediği türden bir olay" olarak nitelendiriyor.
Küresel ısınma buzulları eritiyor, donan toprağı çözüyor, dağ yamaçlarını dengesizleştiriyor.
Himalayalar, dünyanın geri kalanından neredeyse iki kat hızlı ısınıyor.
Nepal'in son otuz yılda buzullarının yaklaşık üçte birini kaybettiği gerçeği, bu felaketi tesadüf olmaktan çıkarıyor.
Bu, sadece Nepal'in değil, bütün insanlığın ortak sorununun acı bir tezahürü.
İklim değişikliği ve küresel ısınma artık uzak bir tehdit değil.
Kutuplardan tropik bölgelere, okyanuslardan dağlara kadar her yerde kendini hissettiriyor.
Aşırı hava olayları artıyor.
Seller, kuraklıklar, orman yangınları, sıcak hava dalgaları artık daha sık ve daha şiddetli görülüyor.
Tarım verimi düşüyor.
Tatlı su kaynakları tükeniyor.
Deniz seviyeleri yükseliyor.
Küçük ada devletleri varoluş mücadelesi verirken, büyük metropoller sellere teslim oluyor.
Tüm bunların sonucunda göç dalgaları büyüyor.
Ekonomik kayıplar trilyonlara ulaşıyor.
Sosyal gerilimler tırmanıyor.
Bilim, bu sürecin büyük ölçüde insan kaynaklı sera gazı salınımından beslendiğini net biçimde ortaya koyuyor.
Fosil yakıt kullanımı, ormansızlaşma, sanayi ve tarım uygulamaları atmosferi boğuyor.
Sonuçta gezegenin dengesi bozuluyor.
Bu tehlike hiçbir ülkeyi, hiçbir kıtayı, hiçbir gelir grubunu pas geçmiyor.
Zengin ülkeler de yoksul ülkeler de aynı fırtınaya yakalanıyor.
Gelişmiş ekonomiler altyapı hasarı ve sigorta maliyetleriyle boğuşuyor.
Gelişmekte olan ülkelerse can kayıpları ve geçim kaynaklarının yok oluşuyla yüzleşiyor.
Nepal'deki buzul çökmesi, Pakistan'daki seller, Avrupa'daki sıcak dalgaları, Amazon'daki yangınlar...
Hepsi aynı zincirin halkaları.
İklim krizi ulusal sınırları tanımıyor.
Bir ülkenin emisyonları, başka bir ülkenin selini tetikleyebiliyor.
Bu nedenle sorun, "onların" değil hepimizin sorunu.
Ortak bir gezegende yaşıyoruz.
Ortak bir atmosferi paylaşıyoruz.
Ortak bir geleceği ya inşa edeceğiz ya da birlikte kaybedeceğiz.
Bu gerçek, uluslararası iş birliğini zorunlu kılıyor.
Paris Anlaşması'ndan bu yana atılan adımlar önemli olsa da yeterli değil. Taahhütler kâğıt üzerinde kalmamalı, eyleme dönüşmeli.
İşte tam da bu noktada Antalya'da düzenlenecek COP 31 zirvesi tarihsel bir öneme sahip.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin 31. Taraflar Konferansı, 9-20 Kasım tarihlerinde Antalya'da, Expo Center'da toplanacak. Türkiye, hem ev sahibi hem dönem başkanı olarak bu kritik süreçte sorumluluk üstleniyor.
Avustralya ile yapılan uzlaşı çerçevesinde müzakerelerin yürütülmesinde de ortak bir yaklaşım sergileniyor.
COP 31, taahhütlerden eyleme geçişin zirvesi olma iddiasını taşıyor.
Antalya'da toplanacak dünya liderleri, bilim insanları, sivil toplum temsilcileri ve iş dünyası pe çok önemli meseleyi masaya yatıracak.
İklim finansmanı, uyarlama, kayıp-zarar mekanizmaları, enerji dönüşümü, sıfır atık, dirençli şehirler ve sürdürülebilir tarım bunlardan bazıları.
Küresel enerji tüketiminde elektriğin payını 2035'e kadar yüzde 35'e çıkarma önerileri, zirveyi tarihe geçirebilecek somut adımlar arasında.
Antalya'daki konferans küresel iklim diplomasisinin yeni bir dönüm noktası olabilir.
Türkiye'nin bu süreçteki çabaları, açıkçası övgüyü hak ediyor.
Ülkemiz 2053 net sıfır emisyon hedefini benimsemiş, uzun vadeli stratejisini ortaya koymuş durumda.
Yenilenebilir enerji kapasitesindeki artış dikkat çekici.
Güneş ve rüzgâr yatırımları hız kazanırken, yerli otomobil TOGG gibi projelerle elektrikli ulaşım destekleniyor.
Enerji verimliliği programları, yeşil sanayi dönüşümü ve ulusal emisyon ticaret sistemi gibi mekanizmalar devreye giriyor.
Resmi Gazete'de yayımlanan emisyon ticaret sistemi yönetmeliği, karbon piyasasının hukuki çerçevesini oluşturuyor ve yeşil dönüşümü hızlandırmayı hedefliyor.
Emine Erdoğan'ın öncülüğü ve himayesinde Sıfır Atık Hareketi ise sadece ulusal bir politika değil, uluslararası alanda da örnek gösterilen bir yaklaşım haline geldi.
Çölleşme ve erozyonla mücadele, biyoçeşitliliği koruma ve Rio sözleşmeleri arasındaki sinerji çalışmaları, Türkiye'nin bütüncül bakışını yansıtıyor.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın koordinasyonunda yürütülen hazırlıklar, COP 31'i "diyalog, uzlaşı ve aksiyon" üçlemesi üzerine inşa ediyor.
Bakan Murat Kurum'un vurguladığı gibi, artık söz değil eylem zamanı.
Hazırlıklar yoğun, vizyon net: Taahhütleri eyleme dönüştürmek, finansmanı sahaya indirmek, herkesi aynı masa etrafında buluşturmak.
Nepal'deki facia, bize bir kez daha hatırlattı.
Zaman daralıyor.
Buzullar erirken, seller kasabaları yutarken, kuraklıklar tarlaları kavururken, hareketsizlik kabul edilebilir değil.
İklim değişikliği sınıflar, ülkeler ve kıtalar ötesi bir kriz.
Zengin-yoksul, kuzey-güney ayrımı yapmıyor.
Ortak sorun, ortak çözüm gerektiriyor.
Nepal'deki çamur altındaki evler, yıkılan köprüler, hayatını kaybedenler ya da çamura bulanmış halde güç bela kurtarılabilen insanlar.
Bunlar istatistik değil, insan hikâyeleri.
Aynı hikâyeler yarın başka bir ülkede, başka bir vadide, başka bir kıyıda tekrarlanmasın istiyorsak, şimdi harekete geçmeliyiz.
Nepal'den Antalya'ya uzanan bu yol, verilen sınavın en kritik aşamalarından biri.
Başarırsak, hepimiz kazanırız.
Başaramazsak, kaybeden yine hepimiz oluruz.
Acele etmek şart.
Vaktimiz dar.
Çünkü zaman buzullardan daha hızlı eriyor.
Yazarın diğer yazıları
"Rusya, ABD ve Ukrayna arasında müzakerelerin yeniden başlayacağını umuyoruz"
"PISA 2025 sonuçları eğitimde kaydettiğimiz ilerlemenin önemli bir göstergesidir"
Üsküdar Belediye Başkan Vekilliğine AK Partili Dündar Ziya Gültekin seçildi
"Ümit ediyorum ki Kalkınma Yolu Projesi en kısa süre içerisinde aktif bir uygulama haline gelsin"