“Beşli Kulüp” esareti
BM Genel Kurulu'nda bu yıl da liderlerin hitapları başladı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk gün söz aldı.
Pek çok önemli meselede çok önemli mesajlar verdi.
Kesinlikle konuşması en ilgiyle takip edilen liderler arasındaydı.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 81'inci oturumu, dünyanın kriz masasına dönüşmüş durumda.
Gazze'den Ukrayna'ya, İran'dan Sudan'a uzanan ateş çemberleri ortasında 150'den fazla lider, "Güveni Yeniden Tesis Etmek, Dönüşümü Yönetmek" temasıyla bir araya geliyor.
Ancak sahnedeki asıl gerilim, kürsüdeki konuşmalardan değil, kurumun kendi içindeki uçurumdan kaynaklanıyor.
BM Genel Kurulu ile BM Güvenlik Konseyi arasındaki mesafe, hiç bu kadar açılmamıştı.
İsrail meselesi bu uçurumun en çıplak örneği.
İsrail'in zulmüne karşı çıkan kararlar Genel Kurul'da sadece birkaç üyenin "hayır" demesiyle geçerken, aynı dosya Güvenlik Konseyi'nde veto duvarına çarpıyor.
Bir yanda 193 ülkenin eşit oy hakkı, diğer yanda 1945'in galip beşlisinin mutlak imtiyazı.
ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa...
Bu tablo, sadece bir prosedür sorunu değil.
Uluslararası sistemin meşruiyet krizinin ta kendisi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan net bir çizgi çekti.
"BM, Güvenlik Konseyi'nin veto hakkını kaldırmalıdır." dedi.
Erdoğan, "Dünya 5'ten büyüktür" sloganını somut bir yol haritasına dönüştürdü.
Veto imtiyazının kaldırılmasının reformun hem başlangıç noktası hem de nihai hedefi olarak koydu.
Yeni daimi üyeler eklemenin sorunu çözmeyeceğini, aksine imtiyazlı kulübü genişleteceğini savundu.
Önerdiği değişiklik oldukça radikal.
Çünkü gerçekten radikal ve köklü bir değişim gerektiğinin farkında.
Daimi üyelik yok.
Veto yok.
Konsey üyeleri Genel Kurul tarafından belirli sürelerle dönüşümlü seçilecek.
Yeniden görev almak isteyenler, üyelerin çoğunluğunun güvenini yeniden kazanmak zorunda kalacak.
Genel Kurul'un yetkileri güçlendirilecek.
Güvenlik Konseyi'nin hesap verebilirliği artacak.
Bu çağrı yalnız Türkiye'nin değil, küresel güneyin ve birçok orta güç ülkenin yıllardır biriktirdiği tepkinin ifadesi.
Çünkü mevcut yapı, İkinci Dünya Savaşı'nın güç dengesini 2026'ya taşıyor.
Afrika'nın, Latin Amerika'nın, Güney Asya'nın yükselen ağırlığı masada yok.
Nüfus, ekonomi ve katkı oranları değişmişken, karar mekanizması hala 1945'in galipler kulübüne kilitli.
Reform ihtiyacında neredeyse herkes hemfikir.
BM Genel Sekreteri Guterres bile durumu "meşruiyet ve etkinlik krizi" diye tanımlıyor.
Reform yolunda adım atabilmek için 2024'te yayınlanan bir belge var.
Adı "Pact for the Future"...
Yani "Gelecek paktı."
Bu belge hükümetlerarası müzakere sürecini hızlandırmayı vadetti.
Ancak "Nasıl?" sorusunda bloklar birbirine giriyor.
Bir grup "Konsey 25-26 üyeye çıksın, yeni daimi üyeler eklensin. Veto hakkı ise ya hemen ya da 10-15 yıllık inceleme sonrası verilsin." diyor.
Afrikalı ülkeler kalıcı temsil talep ediyor.
Bir başka grup "Yeni daimi üye değil, daha fazla seçilmiş, dönüşümlü üye olsun" görüşünde.
Bazı öneriler ise "uzun dönemli yenilenebilir koltuk" formülleriyle orta yol arıyor.
Veto konusunda da yelpaze geniş.
Örneğin Fransa-Meksika girişimi kitle katliamı ve savaş suçlarında veto kullanılmamasını savunuyor.
Bazı modeller vetonun ancak iki daimi üyenin birlikte kullanmasıyla geçerli olmasını, ya da genişletilmiş Konsey ve Genel Kurul'un üçte iki çoğunluğuyla geçersiz sayılabilmesini edilmesini öneriyor.
Ancak cumhurbaşkanı Erdoğan ve onun gibi düşünenler, bu önerilerin sadece durumu daha da karmaşık hale getireceği görüşünde.
O nedenle vetonun tamamen kalkması tarafındalar.
Öneriler böyle uzayıp gidiyor.
Mesela bazıları da şunu öneriyor.
Nüfus, ekonomi ve BM bütçesine katkı oranına göre belirlenen ülkeler veya koalisyonlar, üç oy hakkına sahip olsun ama veto kullanamasın.
Bu tartışmalar, 80 yıl öncesinin gölgesini hatırlatıyor.
Milletler Cemiyeti, Birinci Dünya Savaşı'nın enkazı üzerine kurulmuştu.
Amacı barışı korumaktı ama oy birliği kuralı, büyük güçlerin çekilmesi ve zorlama mekanizmasının yokluğu onu felç etti.
Japonya Mançurya'da, İtalya Habeşistan'da, Almanya Avrupa'da yürüdü.
Cemiyet seyretti.
1946'da da resmen dağıldı.
BM, aynı hatayı tekrarlamamak için tasarlandı.
Güvenlik Konseyi'ne bağlayıcı karar alma yetkisi verildi, büyük güçlere veto tanındı.
Mantık basitti.
Büyükleri içeride tutmazsan, sistem yine çöker.
Veto, katılımın bedeliydi.
Bugün ise aynı veto, sistemi felç eden araç haline geldi.
Ukrayna'da Rusya, Gazze'de ABD, başka dosyalarda Çin...
Konsey, "barış ve güvenlik" sorumluluğunu taşıyamıyor.
Tarihin tekerrür riski gerçek.
Milletler Cemiyeti gibi BM de işlevsel ajanslarıyla ayakta kalabilir ama siyasi çekirdeği çürürse, meşruiyetini kaybeder.
Her halükarda bir reform şart..
Bunda herkes hemfikir.
Asıl sorunsa nasıl olacağı.
BM Güvenlik Konseyi'nde veto hakkında sahip olan beş ülkenin bu gücü kaybetmek istemeyeceği gün gibi ortada.
Asıl düğüm işte tam da burada.
BM Şartı'nın 108. maddesi, değişiklik için Genel Kurul'da üçte iki çoğunluk ve üye devletlerin üçte ikisinin onayını şart koşuyor.
Ve kurallara göre onaylayanlar arasında, BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinin de tamamı bulunmalı.
Yani ABD, Çin, Rusya, İngiltere ve Fransa'nın tamamının onayı olmadan yapısal reform imkansız.
ABD yeni daimi üyeleri desteklese bile veto hakkını onlara vermiyor.
Rusya ve Çin, mevcut dengeleri bozacak her genişlemeye temkinli.
Peki Genel Kurul'un yaptırım gücü var mı?
Doğrudan hayır.
Ama dolaylı baskı araçları gelişiyor.
1950'deki "Uniting for Peace", yani "Barış İçin Birleşme" kararı, Konsey felç olduğunda Genel Kurul'un acil özel oturum toplayıp tavsiye kararı almasına imkan verdi.
2022'deki Liechtenstein girişimi daha ileri gitti.
Her veto sonrası Genel Kurul otomatik olarak tartışma açıyor.
Bu, siyasi maliyet yaratıyor, utanç diplomasisini güçlendiriyor.
Ama bağlayıcı karar üretmiyor, yaptırım uygulamıyor.
Peki daha cesur bir yol var mı?
Burada da karşımıza BM Şartı'nın 109. Maddesi çıkıyor.
Yani Genel Konferans çağrısı.
Bu konferans, Genel Kurul'un üçte iki oyu ve Güvenlik Konseyi'nin dokuz üyesinin oyuyla toplanabilir.
Üstelik Konsey'de veto hakkına sahip olan beş daimi üyenin mutabakatına dair bir şart da yok.
BM 1955'te böyle bir karar almıştı ama hayata geçmedi.
Belki de bugün yeniden canlandırılabilir.
Konferans önerileri yine daimi üyelerin onayına tabi olsa da, sürecin kendisi baskı unsuru olur.
Bazı düşünce kuruluşları daha radikal senaryolar konuşuyor.
Mevcut BM Şartı'nı aşan "İkinci BM Şartı" taslakları, isteyen ülkelerin yeni bir yapı kurmasını, eski sistemin yavaş yavaş marjinalleşmesini öneriyor.
Bu öneri hukuki riskler taşısa da, meşruiyet erozyonu derinleşirse masada kalabilir.
Erdoğan'ın vurgusu önemli.
"Geleceğin uluslararası düzenini geçmişin hiyerarşilerini muhafaza ederek kuramayız." diyor.
Son çeyrek asırda pandemiler, enerji şokları, tedarik zinciri kırılmaları ve bölgesel savaşlar gösterdi ki, krizleri birkaç başkente bırakmak artık mümkün değil.
Asya'nın ekonomik ağırlığı, Afrika'nın demografi ve kaynak potansiyeli, orta güçlerin diplomatik kapasitesi masada olmalı.
Ancak gerçekçilik de şart.
Vetonun tamamen kalkması, büyük güçlerin sistemi terk etme riskini doğurabilir.
Milletler Cemiyeti'nin akıbeti bunu hatırlatıyor.
Bu yüzden en gerçekçi yol belki de aşamalı olabilir.
Önce vetonun belirli durumlarda kullanılmaması konusunda siyasi taahhütler.
Mesela kitlesel katliamlar ve soykırım gibi...
Ardından üye sayısının artırılması ve Genel Kurul'un rolünün güçlendirilmesi.
En sonunda da daimi üyelik ve vetonun yeniden tanımlanması.
Türkiye'nin konumu burada stratejik.
Hem NATO müttefiki hem de küresel güneyle güçlü bağları olan bir ülke olarak, "ortak zemin" inşasında köprü rolü oynayabilir.
Erdoğan'ın "farklı coğrafyaların tecrübesini, kapasitesini ve iradesini ortak zeminde buluşturalım" çağrısı, bloklaşmaya karşı bir alternatif sunuyor.
New York'taki bu Genel Kurul haftası, belki tarihi bir kırılma anı olmayacak.
Ama mesaj net.
Mevcut yapı sürdürülebilir değil.
Ya reform yapılır ve sistem kendini yeniler, ya da yavaş yavaş irtifa kaybeder.