ANASAYFA
TV PROGRAMLARI
PROGRAMLAR
YAYIN AKIŞI
CANLI YAYIN
24 RADYO
REKLAM
İLETİŞİM VE KÜNYE


İsrail seçimleri ve bölgenin kaderi

Siz bu satırları okuduğunuzda muhtemelen tablo hayli netleşmiş olacak.

Yazının kaleme alındığı saatlerde ise seçim devam ediyordu.

İsrail, Gazze'deki soykırımın ardından ilk kez sandığa gitti.

Öncesinde yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, en büyük iki rakip mevcut Başbakan Netanyahu ve eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot'tu.

Ancak her ikisi de ittifak yaptıkları partilerle bile hükümet kuracak çoğunluğa ulaşamıyordu.

O nedenle bu seçimde İsrail vatandaşı Arapların partilerinin kritik önemi hayli yüksek.

Netanyahu ve Eisenkot blokları her ne kadar Araplarla işbirliği yapmayacaklarını söylese de, durumu değiştirmiyor.

İktidar ortağı olmak ya da dışarıdan desteklemek şu an için seçenek dışı görünse bile, bir başka önemi var.

Knesset'e mümkün olduğunda çok Arap milletvekilinin girebilmesi, aşırı sağcı partilerin parlamentodaki temsil gücünün aynı oranda zayıflaması demek.

İşte tam da bu nedenle Arap seçmenlerin bu seçime rekor katılım göstermesi için çok büyük çabalar vardı.

Aynı seviyede oy kullanmasını engellemek için de provokatif çabalar gösterildi.

Özellikle de aşırı sağcı partiler tarafından.

Yine de bu yükseliş, eşit şartlarda bir yarışın sonucu değil.

İsrail'deki Arap vatandaşlar nüfusun yaklaşık yüzde 21'ini oluşturuyor.

Seçimlerde kritik konumda olsalar da sistematik engellerle karşılaşıyorlar.

Oy kullanmak, birçokları için basit bir vatandaşlık hakkı değil, engellerle dolu bir mücadele.

Bir de özellikle İsrail'de devletin varlığını kabul etmediği Bedevi köylerindeki pratik engeller var.

Necef Çölü'ndeki birçok yerleşimde yaşayanlar, kilometrelerce uzaktaki atanmış sandık merkezlerine gitmek zorunda.

Oy kullanma hizmeti kasıtlı olarak oralara ulaştırılmıyor.

Ulaşım, zaman ve maliyet engeli oluşturuyor.

Oy kullanma motivasyonunu doğrudan düşürüyor.

Üçüncü somut durum ise suç ve güvenlik ortamı.

İsrailli Yahudi vatandaşların yaklaşık üçte biri Arapların oy hakkına karşı çıkıyor.

Netanyahu koalisyonu destekçilerinde bu oran yüzde 55'e yaklaşıyor.

Bu atmosfer, sandığa gitmeyi "varoluş mücadelesi" haline getiriyor.

Sonuç ne olursa olsun, Araplar hem kilit oyuncu hem de sistemin kenarında tutulmaya devam ediyor.

Peki bundan sonra ne olacak?

Görünüşe göre üç ihtimal var.

Bunlardan biri Netanyahu'nun bir şekilde koalisyon hükümetin kurması ki hayli zor görünüyor.

Diğer Eisenkot'un başa geçmesi ama şu şartlarda onun da işi Netanyahu kadar zor.

ABD'nin arzuladığı gibi ikisi bir araya gelir ve dönüşümlü başbakanlık formülüyle bir geniş koalisyon küraralar mı, göreceğiz

Bu da pek kolay değil.

Hiçbiri olmazsa seçimler yenilenebilir.

Ben ilgilendiren kısmı aslında burası değil.

Asıl soru şu:

İsrail'in ana hedefleri değişir mi?

Cevap büyük ölçüde hayır.

Her iki isim de güvenlik paradigmasını merkeze koyuyor.

Netanyahu ve aşırı sağcı müttefikleri Batı Şeria'da yasa dışı işgal yerleşimlerinin genişlemesi, Gazze'de daha sıkı kontrol ve Filistin meselesinde tavizsiz tutumu sürdürüyor.

Eisenkot, eski Genelkurmay Başkanı olarak Dahiye doktrininin mimarlarından.

Bilmeyenler için özet geçelim.

Dahiye Doktrini, asimetrik savaşlarda düşman yönetimlere ve topluluklara baskı kurmak amacıyla orantısız ve aşırı güç kullanımını, sivil altyapının kasıtlı olarak yıkılmasını ve geniş çaplı tahribatı savunan bir İsrail askeri stratejisi...

Haliyle Eisenkot'un sivil altyapıyı hedef alarak caydırıcılık yaratma yaklaşımı Gazze'deki yıkımla örtüşüyor.

Her iki cephe de 7 Ekim sonrası "işi bitirme", bölgesel tehditleri askeri yöntemlerle yönetme önceliğini paylaşıyor.

İçeride pek çok konuda ayrışsalar da dış politika ve güvenlik çizgisi süreklilik gösteriyor.

Tabii onların güvenlik çizgisinden anladığı, bölgede kaos ve karmaşa yayıp, sonra bundan "tehdit altındayız" söylemi üretip, silahlı unsurları sahaya sürüp işgali genişletmek...

Sözün özü, seçim sonucu kim gelirse gelsin, İsrail'in ana politikası kendi güvenliğini bölgede kaos yayma üzerinden şekillendirmeye devam edecek.

Bölgede huzur içinde bunun karşısında güçlü bir blok olması gerekiyor.

İsrail'in kaos ve istikrarsızlık politikalarına baskın gelecek bir huzur ve istikrar denklemi...

Türkiye işte tam da bu noktada son dönemdeki girişimleri farklı bir platform kuruyor.

Ankara, bölgesel istikrarı güçlendirmeyi hedefleyen çok taraflı mekanizmalar geliştiriyor.

Bunların başında Mekke İttifakı geliyor. 7 Ağustos 2026'da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, NATO benzeri karşılıklı savunma yükümlülüğü getiriyor.

Taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı saldırı, hepsine yapılmış sayılıyor. Anlaşma savunma sanayii işbirliği, ortak üretim, teknoloji transferi ve lojistik desteği de kapsıyor.

TBMM Dışişleri Komisyonu'nda dün kabul edilen metin, üçüncü ülkelere karşı bloklaşma değil, bölgesel caydırıcılık ve istikrar amacı taşıdığını vurguluyor. Fuat Oktay'ın ifadeleriyle, "coğrafyamızı tahkim edecek, barışı hedefleyen" bir çerçeve.

Bedir Mutabakatı da bu çizgiyi tamamlıyor. Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya savunma bakanlarının 21 Ekim'de Doha'da imzaladığı mutabakat, askeri işbirliğini ve savunma sanayii yeteneklerinin birleştirilmesini öngörüyor. Türkiye, Mısır, Pakistan, Suudi Arabistan'dan oluşan R4 gibi istişare mekanizmalarıyla birlikte düşünüldüğünde, Türkiye'nin "bölgesel sahiplenme" anlayışıyla kalıcı istikrar arayışı netleşiyor.

En çarpıcı gelişmelerden biri de Mekke İttifakı ülkelerinin İran'la Tahran'daki buluşmasıydı.

Görüşmelerde bölgesel güvenlik, İsrail'in faaliyetleri, Filistin ve Lübnan'daki gelişmeler ele alındı.

Ortak bildiride diyalogun sürdürülmesi ve dört ülke arasında işbirliğinin güçlendirilmesi kararı çıktı.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bölgesel birlik çağrısı yaptı.

Bu buluşma, Mekke İttifakı'nın İran'la ilk yüksek düzeyli teması olarak, gerilimi düşürme ve Washington'a bağımlılığı azaltma çabası olarak yorumlanıyor.

Mekke ve Bedir, salt askeri paktlar değil.

Savunma sanayiinde ortak üretimden terörle mücadeleye, bölgesel diyalogdan caydırıcılığa uzanan bir ağ.

Tahran toplantısı, bu ağın çatışma hatlarını yönetme kapasitesini test ediyor.

Özetlemek gerekirse, İsrail'de Netanyahu ya da Eisenkot fark etmeksizin ana güvenlik politikasının sürekliliği, bölgede kalıcı barışın zorluğunu hatırlatıyor.

Türkiye ise Mekke İttifakı, Bedir ve İran'la diyalog üzerinden alternatif bir yol çiziyor.

Kaos yerine karşılıklı savunma ve istikrar.

Seçim sonuçları ne olursa olsun, Ortadoğu'da gerçek değişim, sandıklardan çok bu bölgesel platformların başarısına bağlı kalacak.

Arap vatandaşların eşit katılımı ve bölgesel diyalog güçlendikçe, kaosun yerine istikrarın konuşulacağı bir dönem mümkün hale gelebilir.

Aksi takdirde, seçimler sadece isimleri değiştirir; temel denklem aynı kalır.


Yazarın diğer yazıları