Piramitlerin üzerindeki ay-yıldız
Son bir haftanın haberleri, Doğu Akdeniz'den Libya'ya, Mısır semalarından Körfez'e uzanan bir tablonun netliğini ortaya koyuyor.
Türk Yıldızları'nın Gize Piramitleri üzerinde ay-yıldız çizen manevraları, sadece bir akrobasi gösterisi değildi.
Mısır'daki El Alamein Uluslararası Havacılık Fuarı'nda TUSAŞ, ASELSAN, MKE ve HAVELSAN'ın sergilediği platformlar, HAMZA-1 İHA satış anlaşması ve Türkiye'nin hem Trablus hem Bingazi'yle eşzamanlı temasları, Ankara'nın bölgesel ağırlığını somutlaştırdı.
Bu görünürlük Güney Kıbrıs Rum yönetimi, Yunanistan ve İsrail'de derin bir endişe yarattı.
Çünkü yıllardır inşa etmeye çalıştıkları "Türkiye'yi çevreleme" mimarisi, gerçek güç dengeleri karşısında çatırdıyor.
Türkiye'nin son dönemdeki askeri ve diplomatik yükselişi tesadüf değil. Savunma sanayiindeki yerli üretim kapasitesi, operasyonel tecrübe ve çok yönlü diplomasi, Ankara'yı bölgede kaçınılmaz bir aktör haline getirdi.
Türk Yıldızları'nın Afrika kıtasındaki ilk gösterisini piramitlerin üzerinde gerçekleştirmesi, sembolik gücün ötesinde bir mesaj taşıyordu.
Türkiye, Mısır'la normalleşen ilişkilerini sadece diplomatik protokollerle değil, gökyüzünde ve savunma sanayi tezgâhlarında da pekiştiriyor.
Fuar kapsamında 100'den fazla uçağın yer aldığı ortamda Türk platformlarının ve akrobasi ekibinin dikkat çekmesi, İsrail medyasında "100 savaş uçağı ne yapıyordu?" sorusuna yol açtı.
Piramitlerin İsrail'e birkaç yüz kilometre mesafede olması, Tel Aviv için coğrafi bir uyarıydı.
Ankara'nın Orta Doğu'daki havacılık ve savunma varlığı, artık "sadece bir gösteri" olarak geçiştirilemeyecek kadar somut.
Aynı dönemde Yunan basını ve analistleri, daha açık bir itirafta bulundu. Örneğin capital.gr yazarı George Koutsoumis, Türkiye'nin Libya'da Trablus yönetimini korurken Bingazi'ye de kanal açmasını ve Mısır'la işlevsel bir iş birliği zemini oluşturmasını "oyunun kuralları değişiyor" diye niteledi.
Atina'nın yıllardır üzerine kurduğu hesap, yani Türkiye ile Mısır arasındaki gerilimi kendi lehine kullanma stratejisi bozuluyordu.
Yunan analist, ortaya çıkan tabloyu net bir ifadeyle özetledi:
"Yunanistan'ı kuşatan yeni Ankara-Bingazi-Kahire üçgeni."
Bu üçgen, Türkiye'nin hem batı hem doğu Libya'da eşzamanlı etki alanı yaratabilmesinin ve Kahire'yle Libya dosyasında karşılıklı dışlamadan hareket edebilmesinin ürünü.
Son günlerde MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Ankara'da Libya'nın iki meclis başkanını bir araya getirmesi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Trablus ve Bingazi ziyaretleri, bu politikanın sahadaki yansıması.
Ankara artık Libya'yı "tek bir taraf" üzerinden okumuyor; birliği teşvik eden, her iki tarafı da masaya çeken bir arabulucu konumunda.
Bu gelişmeler, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum yönetimi ve İsrail'in endişesini katmanlı hale getiriyor.
Atina açısından en temel korku, Doğu Akdeniz'deki enerji ve deniz yetki alanı denklemlerinin Türkiye lehine değişmesidir.
Yıllardır Mısır-Yunanistan-Güney Kıbrıs üçlü mekanizmasıyla Türkiye'yi izole etme çabası sürdü.
Ancak Türkiye-Mısır ilişkilerinin normalleşmesi, ortak deniz tatbikatları, özel kuvvetler eğitimleri ve şimdi de savunma sanayi anlaşmaları (HAMZA-1 satışının "altın imza" olarak nitelendirilmesi gibi) bu izolasyon planını işlevsiz kılıyor.
Yunan basınında Miçotakis'in Kahire ziyaretinin hemen ardından gelen Türk-Mısır İHA anlaşmasının "Türkler zaten oradaydı" yorumuyla karşılanması, çaresizliğin ifadesi.
Rum lider Nikos Hristodulidis'in aynı fuarda Türk Yıldızları'nı izlemek zorunda kalması ise ironinin zirvesi.
Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgos Yerapetritis'in son açıklamaları, bu endişenin askeri dilini yansıtıyor.
"Tüm senaryolara hazırız, gerekirse sahada müdahale ederiz" sözleri, 12 deniz mili ısrarı ve "Türk iddialarına karşı pasif dönem bitti" vurgusu, Atina'nın hem diyalog hem tehdit içeren klasik yaklaşımını gösteriyor.
Ancak bu söylemin arkasında, Türkiye'nin sahadaki gerçek kapasitesi karşısında artan tedirginlik var.
Ege'de ve Doğu Akdeniz'de Türk İHA'larının, F-16 modernizasyonlarının, KAAN ve HÜRJET projelerinin yarattığı asimetrik üstünlük, Atina'nın F-35 hayallerini ve Patriot bataryası manevralarını gölgede bırakıyor.
Yerapetritis'in "bağıran her zaman güçlü olmayabilir" demesi, aslında kendi durumlarının farkında olduklarının işareti.
İsrail'in endişesi ise daha çok stratejik derinliğe dayanıyor. Türkiye'nin Mısır'daki görünürlüğü, Libya'daki çok kanallı etkisi ve özellikle Ağustos 2026'da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması Tel Aviv için yeni bir güvenlik mimarisi anlamına geliyor.
Mekke Anlaşması'nın "birimize saldırı hepimize saldırı" hükmü ve İstanbul'daki ilk komite toplantısıyla kurumsallaşmaya başlaması, bölgesel caydırıcılık dengesini değiştiriyor.
İsrail medyası, piramitler üzerindeki Türk gösterisini "Ankara'nın artan askeri varlığı" olarak okurken, aslında daha geniş bir resmin parçası olduğunu görüyor. Türkiye, artık sadece Doğu Akdeniz'de değil, Körfez'den Güney Asya'ya uzanan bir savunma ağı kuruyor.
Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum yönetimi ve İsrail; Türkiye'ye karşı yeni bir iklim oluşturmaya çalışıyor.
Miçotakis'in son turu bunun en görünür örneği.
El Alamein'de Sisi ve Hristodulidis'le üçlü gayriresmi zirve, ardından Paris'te Macron'la görüşme, ekimde Suudi Arabistan planı...
Amaçlar açık...
Bunlardan biri Mısır'ı Türkiye'den uzak tutmak.
Bir diğeri Fransa'nın Doğu Akdeniz'deki enerji projelerine siyasi kalkan sağlamak.
Özellikle Yunanistan-Güney Kıbrıs elektrik bağlantısı projesine.
Mekke Anlaşması'nın etkisini sınırlamak ve Atina-Kahire-Lefkoşa mekanizmasını kurumsallaştırmak da diğer önemli hedefler.
Üçlü mekanizmanın daimi sekreteryasının Güney Lefkoşa'da kurulması, savunma bakanları düzeyinde toplantılar planlanması, bu çabanın somut adımları.
Miçotakis'in "Kimseyi tehdit etmiyoruz ama emrivakilere tolerans göstermeyiz" söylemi, klasik bir dengeleme dilidir.
Ancak bu iklimin başarısızlığa mahkûm olmasının yapısal nedenleri var. Birincisi, Türkiye'nin askeri kapasitesinin asimetrik üstünlüğü.
Yerli İHA'lar, elektronik harp sistemleri, modernize edilen F-16 filosu, KAAN'ın gelecek vaadi ve HÜRJET'in ilk uçuşları, Atina'nın savunduğu "güçlü konumdan karşılık" söylemini fiilen zayıflatıyor.
Bu arada KAAN'a Mısır'ın da ilgisi olduğunu da bir kenara not edelim.
El Alamein'de sergilenen Türk sistemleri ve Mısır'la derinleşen savunma sanayi iş birliği bölgesel denklemi değiştiriyor.
Türkiye, sadece kendi silahlı kuvvetlerini değil, müttefiklerinin de kapasitesini artıran bir ihracatçı konumunda.
İkincisi, diplomatik esneklik ve çok yönlü politika.
Ankara, Libya'da "tek Libya" ilkesini uygularken hem batı hem doğu aktörleriyle konuşabiliyor.
Mısır'la ilişkileri, geçmişteki rekabeti aşarak işlevsel iş birliğine dönüştürüyor. Mekke Anlaşması ile Suudi Arabistan ve Pakistan'ı aynı masada buluştururken, Mısır'la da paralel kanallar açık tutuyor.
Bu, klasik "ya o ya bu" bloklaşmasının ötesinde bir pragmatizm.
Yunanistan'ın "Mısır'ı kaybetmeme" çabası, Türkiye'nin zaten orada oluşu karşısında geç kalmış bir reaksiyon.
Üçüncüsü, siyasi ve ekonomik etki alanının genişlemesi.
Türkiye, sadece askeri varlığıyla değil, arabuluculuk kapasitesiyle de öne çıkıyor.
Libya'daki son arabuluculuk girişimleri, seçim süreci ve kurumsal birlik arayışlarında Ankara'nın ev sahipliği yapması, bölgesel aktörlerin Türkiye'ye duyduğu ihtiyacı gösteriyor.
Savunma sanayi ihracatı, teknoloji transferi ve ortak üretim modelleri, siyasi ilişkileri kalıcı ekonomik bağlara dönüştürüyor.
Bu, kısa vadeli zirvelerle veya retoriğe dayalı tehditlerle aşılacak bir durum değil.
Atina, Güney Lefkoşa ve Tel Aviv'in oluşturmaya çalıştığı yeni iklim, aslında eski bir stratejinin güncellenmiş versiyonu:
Türkiye'yi izole etmek, enerji projelerini tek taraflı ilerletmek, uluslararası hukuku kendi yorumlarıyla silahlandırmak.
Ancak sahadaki gerçeklik farklı.
Türkiye'nin piramitler üzerinde bıraktığı ay-yıldız izi, sadece gökyüzünde değil, diplomatik masalarda ve savunma anlaşmalarında da kalıcı.
Kuşatma üçgeni diye adlandırılan yapı, aslında Türkiye'nin etrafında değil, onun inşa ettiği yeni bağlantılar içinde eriyor.
Sonuç olarak, son bir haftanın gelişmeleri net bir gerçeği teyit ediyor: Ortadoğu'da ve Doğu Akdeniz'de dengeler söylemle değil, kapasite ve iradeyle değişiyor.
Türkiye'nin artan askeri gücü, diplomatik çevikliği ve savunma sanayi başarısı, karşı blokların endişesini haklı kılıyor.
Ancak bu endişe, yeni bir kuşatma mimarisiyle çözülemez.
Çünkü Türkiye artık çevrelenecek bir aktör değil; çevresini şekillendiren bir güç merkezi.
Piramitlerin üzerinden geçen Türk jetleri, bu gerçeğin en görsel ifadesiydi. Atina, Güney Lefkoşa ve Tel Aviv'in alarm zilleri çalması tesadüf değil.
Tarihsel bir dönüşümün sesi.
Yazarın diğer yazıları
Turizm bölgelerinin güvenliğine yönelik operasyonlarda 106 kişi tutuklandı
İstanbul'da kiralık sosyal konut başvuruları pazartesi başlıyor
İletişim Başkanı Duran'dan 12 Eylül darbesinin 46. yılına ilişkin paylaşım
İstanbul için kritik uyarı: Sıcaklıklar 27 dereceye düşecek, yağış 4 gün sürecek!