Sıra dışı ve samimi…
Bütün ülkeyi sardı sıcaklığı. O da yetmedi, sosyal medyadaki görünürlüğü ile dünya yayılan bir akıma dönüştü; Kâbe'de hacılar Hû der Allah!
Biz zaten tümden içine düştük. Çoluk çocuk, genç yaşlı, sokakta, okulda, her yerde herkesin dilinde bu ilahi.
Fakat bir videoyu seyretseniz algoritma sizi Asya'nın Çin'inde bir arabadan yükselen müziğe atıyor, oradan alıp İspanya'da Endülüsî bir müzik grubunun klibine bırakıyor, aynı melodi, aynı sözler;
Kâbe'de hacılar Hû der Allah...
Çok zevkli, çok neşeli...
Bundan hazzetmeyip, "Ay hiç huşu yok!" Diye mırın kırın edenler bir tarafa. Oradaki asıl meselenin, asıl rahatsızlığın kodları bambaşka. Huşu yok diye sızlanan da sanki sabah akşam Ali Ufkî'den Uyan Ey Gözlerim'i dinliyor da, bu örneği basit buldu sanırsınız. Alakası yok tabii. Dediğim gibi, o başka bir rahatsızlıktan temelli, kurulamayan cümlelerin perdesi. Halbuki dese, "Ben ilahi-zikir filan
bilmem, bilmemeyi bir gelişmişlik sayarım, kültürüme de yabancıyım, kendimi de bununla var ettim..." onu biliriz.
Bütün bu hengamede zihinlerdeki şu soru kıymetli; bileni bilmeyeni nasıl da içine aldı, nasıl da dile dolandı, ne oldu da, böyle oldu...
Ortak bir cevap beliriyor aslında.
Müziği meslek edinmişler diyorlar ki; çok samimi, çok neşeli, çok güler yüzlü ve sıra dışı bir tavır var burada. Haklılar.
Şimdi şu aşamada, tekke musikisine aşina, hatta onunla aşka ve zevke erenlerin "E, şaşacak ne var, zaten böyledir bizim musikimiz, insanın içine hareket ve heyecan verir" dediklerini de biliyorum. Ama işte bütün o duvarlardan taşan bir coşku çıktı ortaya. Şimdi mesele, bu ucundan tuttuğumuz lezzet nedir, onunla tabii olarak yaşamak nedir, bunun peşindeyiz. Bu, bir popüler kültür alanında ses çıkarıp, insanları sürükleme hikayesidir. Hani denir ya hep, filancaların dayattığı şeyleri dinliyor, onların tesirinide kalıyor çocuklarımız diye. Şimdi bu toprağın
bereketinden birine dahil olan gençleri, çocukları görüyoruz.
Celal Karatüre hepsini takmış peşine, yetmemiş, dünyada da yankılatmış bu sesi.
Son söz; Romanların işin içine girmediği musikinin rengi ve tadı hep eksik kalır. İşte ispatını da yaşıyoruz.
Biz zaten tümden içine düştük. Çoluk çocuk, genç yaşlı, sokakta, okulda, her yerde herkesin dilinde bu ilahi.
Fakat bir videoyu seyretseniz algoritma sizi Asya'nın Çin'inde bir arabadan yükselen müziğe atıyor, oradan alıp İspanya'da Endülüsî bir müzik grubunun klibine bırakıyor, aynı melodi, aynı sözler;
Kâbe'de hacılar Hû der Allah...
Çok zevkli, çok neşeli...
Bundan hazzetmeyip, "Ay hiç huşu yok!" Diye mırın kırın edenler bir tarafa. Oradaki asıl meselenin, asıl rahatsızlığın kodları bambaşka. Huşu yok diye sızlanan da sanki sabah akşam Ali Ufkî'den Uyan Ey Gözlerim'i dinliyor da, bu örneği basit buldu sanırsınız. Alakası yok tabii. Dediğim gibi, o başka bir rahatsızlıktan temelli, kurulamayan cümlelerin perdesi. Halbuki dese, "Ben ilahi-zikir filan
bilmem, bilmemeyi bir gelişmişlik sayarım, kültürüme de yabancıyım, kendimi de bununla var ettim..." onu biliriz.
Bütün bu hengamede zihinlerdeki şu soru kıymetli; bileni bilmeyeni nasıl da içine aldı, nasıl da dile dolandı, ne oldu da, böyle oldu...
Ortak bir cevap beliriyor aslında.
Müziği meslek edinmişler diyorlar ki; çok samimi, çok neşeli, çok güler yüzlü ve sıra dışı bir tavır var burada. Haklılar.
Şimdi şu aşamada, tekke musikisine aşina, hatta onunla aşka ve zevke erenlerin "E, şaşacak ne var, zaten böyledir bizim musikimiz, insanın içine hareket ve heyecan verir" dediklerini de biliyorum. Ama işte bütün o duvarlardan taşan bir coşku çıktı ortaya. Şimdi mesele, bu ucundan tuttuğumuz lezzet nedir, onunla tabii olarak yaşamak nedir, bunun peşindeyiz. Bu, bir popüler kültür alanında ses çıkarıp, insanları sürükleme hikayesidir. Hani denir ya hep, filancaların dayattığı şeyleri dinliyor, onların tesirinide kalıyor çocuklarımız diye. Şimdi bu toprağın
bereketinden birine dahil olan gençleri, çocukları görüyoruz.
Celal Karatüre hepsini takmış peşine, yetmemiş, dünyada da yankılatmış bu sesi.
Son söz; Romanların işin içine girmediği musikinin rengi ve tadı hep eksik kalır. İşte ispatını da yaşıyoruz.