ANASAYFA
RAMAZAN
TV PROGRAMLARI
PROGRAMLAR
YAYIN AKIŞI
CANLI YAYIN
24 RADYO
REKLAM
İLETİŞİM VE KÜNYE


Venezuela sadece Venezuela değil

Görünen o ki Trump iyiden iyiye niyeti bozdu.
Kıtasal güvenliği ve Latin Amerika'daki hegemonyayı önceliği yeni güvenlik stratejisi ile uyumlu şekilde, Venezuela'ya baskıyı iyice artırıyor.
İlk döneminde bir muhalefet liderini destekleyerek içeriden darbe yaptırmak istemişti, olmadı.
Bu kez uyuşturucu ile mücadele gerekçesiyle Karayipler'e gönderdiği donanma ile askeri baskı kuruyor.
Niyeti açık.
Maduro yönetimi indirmek ve yerine kendilerine yakın bir yönetim geçirmek.
Bunun için gerekirse yine uyuşturucu ile mücadele bahanesiyle kara saldırıları ya da karadaki bazı noktaları havadan vurmak gibi seçenekler masada duruyor.
Maduro'yu uyuşturucu karteli lideri, uyuşturucu kartellerini de terör örgütü ilan etmesi kendisi açısından boşuna değil.
Böyle deyince BM kararlarının da Kongre'den onay alma zorunluluğunun da etrafından dolaşarak saldırılar düzenleyebileceğinin farkında.
Ve bu imkânı sonuna kadar kullanmaktan imtina etmeyeceğini de anlaşılıyor.
Sürekli dozu artan tehditkâr söylemlerin bir yerde eyleme dönüşmesi endişesi hala canlı.
Trump Venezuela ile savaş olasılığının hala masada olduğunu da boşuna söylemiyor.
Söylem bazında baskı unsuru olarak işe yaramazsa, kendi açısından bir "gösteri" yapmaktan çekinmeyeceğini düşünenlerin sayısı hiç de az değil.
Tüm bunların yanında ülkeden çıkan petrol dolu tankerlere de art arda el koymaya başlaması, ayrı bir tedirginlik kaynağı.
Özelikle bu hamlesiyle de sadece Maduro yönetimini değil, dünyanın başka bölgelerindeki başka aktörleri rahatsız ettiğinin farkında elbette.
Daha geniş bir çerçeveden meseleye bakalım...
ABD'nin 1823'teki Monroe Doktrini bugünlerde yeni güvenlik stratejisinde de konuşuluyor.
Hala yürürlükte.
O doktrin, özetle Latin Amerika'yı arka bahçesi olarak görüyor ve üzerinde tam hegemonya arzuluyor.
Tam da bu amaçla ABD, Latin Amerika'da bugüne kadar çok büyük "devrim"ler yaptı.
Amerikan karşıtı sol iktidarları indirdi, yerine kendisine ve İsrail'e hayran iktidarlar yerleştirdi.
Bunların bazılarını alenen üstlendi, bazılarında ise sessiz kaldı.
Bunları daha sonra açıklanan CIA belgelerinde gördük.
Uzunca bir zaman bu şekilde devam etti.
Kendileri adına bunun işe yaradığını da söylemek mümkün.
Örneğin ABD'nin İkinci Dünya Savaşı'nda başarılı olmasının ana sebeplerinden biri de kaynaklarını Venezuela'dan almasıydı.
Venezuela dünyanın en büyük ve kaliteli petrol rezervlerine sahip.
Amerika için neredeyse bedava enerji demekti.
Gün geldi, devran döndü.
1998'te Hugo Chavez, seçimi kazandı ve devlet başkanı seçildi.
ABD yanlısı eski başkan Carlos Andres Perez'e karşı yüzde 56,2 ile sandıktan zaferle çıktı.
Chavez dönemi çok önemli bir kırılmaydı.
Kazandığı zaferle Latin Amerika'nın ikinci dalgayla sol iktidarlara bürünmesine de önayak oldu.
Bu ABD'yi haliyle çok sinirlendirdi.
ABD'yi sinirlendiren sadece bu da değildi elbette.
Avrupalı şirketlerin yanı sıra Amerikalı enerji devlerinin de ülkedeki operasyonlarını millileştirdi.
"Venezuela'nın petrolü Venezuela halkının ve devletinindir" anlayışı siyasi tabanında büyük destek ve takdir görse de, sonrasında gelen Amerikan yaptırımları her şeyi tepetaklak etti.
Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervi üzerinde otursa da onu çıkarıp, işleyemez hale geldi.
Aslında Trump'ı planı sadece Venezuela ile ilgili değil.
Günümüzde sol iktidara sahip Kolombiya da "topun ağzında"
Hatta sürecin güneyde Brezilya'ya doğru ilerleme riski de var.
Oradaki Silva hükümeti de solcu ve Amerikan hegemonyasına karşı.
Bu tablo iki önemli veri sunuyor.
Birincisi, Latin Amerika'da yeni bir ABD karşıtı dalga yükselişte.
ABD ise bu dalgayı yok etmek için elindeki tüm imkânları kullanmaktan çekinmeyecek.
Venezuela ise ABD için bu kasırganın ilk adımı görünüyor.
Aslında ne Venezuela, Venezuela'dan ibaret; ne Latin Amerika, Latin Amerika'dan...
Buralarda sadece sağ-sol, Amerikan karşıtlığı-destekçiliği meselesi yok.
Bu bölgede önemli bir İran-İsrail mücadelesi de var.
Yani Ortadoğu'yu etkisi altına almak isteyen bu aktörler, Latin Amerika'da etkili olmak için de mücadele halinde.
Venezuela örneğinden gitmek gerekirse, ABD'nin hedefindeki Venezuela'ya can suyu olan ülkelerden biri İran oldu.
Ham petrol karşılığı işlenmiş petrol ve diğer malları gönderdi.
Bunları dost yapan ise, ABD deyince adını anmadan geçemeyeceğimiz bir başka ülke.
O ülke ABD'nin her alanda bir numaralı rakibi olan Çin.
Hatırlatmak lazım, Venezuela ve İran'ı dost yapan da aslında Çin oldu.
Yani Trump'ın aslında Venezuela'dan çıkan petrol yüklü gemilere bir anlamda korsanlık yaparak el koymasının ardından sadece Maduro hükümetini sora sokmak yok.
Latin Amerika'da İran ve Çin etkisini kırmak, dolayısıyla kendisiyle birlikte İsrail etkini güçlendirmek var.
Bu işin içinde Latin Amerika'daki ABD ve İsrail destekçisi liderlerle, Avrupalı aşırı sağcı partiler de olduğunu unutmamak gerek.
Sözün özü, burada bahsettiğimiz sadece ABD değil.
ABD ve kendi çizgisinde olan ülkeler birliği, Latin Amerika'da yeni bir mimari oluşturmak istiyor.
Yani hesaplar çok daha büyük


Yazarın diğer yazıları