ANASAYFA
TV PROGRAMLARI
PROGRAMLAR
YAYIN AKIŞI
CANLI YAYIN
24 RADYO
REKLAM
İLETİŞİM VE KÜNYE

Terörsüz Türkiye süreci... AK Parti Sözcüsü Çelik: SDG'nin entegrasyonu takibimizde

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, AK Parti MKYK toplantısına ilişkin açıklamalarda bulundu. Toplantının başlıca konularından olan Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin konuşan Çelik, "SDG'nin entegrasyonu takibimizde" diyerek "Fesih ve tasfiye tamamlanınca yasadan faydalanılacak" ifadelerini kullandı.

HABER MERKEZİ - | Son Güncelleme Tarihi:
Terörsüz Türkiye süreci... AK Parti Sözcüsü Çelik: SDG'nin entegrasyonu takibimizde

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, AK Parti MKYK toplantısına ilişkin açıklamalarda bulundu.

AK Parti Sözcüsü Çelik'in açıklamalarından öne çıkan satır başları:

Filenin Sultanları hepimize son derece mutluluk veren başarılara imza atıyorlar. Bunu da çok güzel bir şekilde takım ruhuyla genç arkadaşlarımıza, genç kardeşlerimize örnek olacak ve ilham kaynağı olacak şekilde yapıyorlar. En üst standartlarda bir çaba ortaya koyuyorlar. Bütün takımın yöneticilerine, tabii ki değerli oyuncularımıza buradan bir kere daha tebriklerimizi iletiyoruz. Bu, Sayın Cumhurbaşkanımızın Külliye'de kabulleri sırasında oyuncularımız çok güzel açıklamalar yaptılar. Ama özellikle genç arkadaşlarımızın, takımımızın kaptanı Eda Hanım'ın yaptığı konuşmayı dinlemesini çok öneririm. Çok kıymetli, kapsayıcı, çok zarif bir şekilde kendisini, yapmak istediklerini, gençler için sunmak istedikleri vizyonu ortaya koyan bir açıklama yaptı. Son derece kıymetliydi. Bütün yöneticileri ve tabii ki Filenin Sultanları'nı bir kere daha tebrik ediyoruz. Bundan sonra çok daha büyük bir başarıya imza atacaklarına, başarıların üst üste geleceğine dair hiçbir kuşkumuz yok.

Değerli arkadaşlarım, gündemimiz çeşitli konularla ilgili olarak takibimiz devam ediyor. Terörsüz Türkiye süreci ve terörsüz bölge sürecini yakın bir şekilde takip ediyoruz. Mecliste yüksek bir oyla kabul edilen yasadan sonra biliyorsunuz Cumhurbaşkanı Yardımcımızın başkanlığında bir kurul... Bu kurul ilk toplantısını yaptı ve bir takım alt komisyonlar belirledi. Bundan sonrasında da bu kurul düzenli bir şekilde bu silahsızlanma, örgütün feshi ve tasfiyesi sürecini takip edecek. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu fesih ve tasfiye süreci tamamlandıktan sonra yasadan faydalanma mümkün olacak, MGK ile teyit edildikten sonra.

Tabii silahsızlandırma kapsamında ilgili kurumlarımız çalışmalarını sürdürüyorlar. Bu çerçevede Iraklı muhataplarıyla yoğun bir mesai içerisindeler. Bu tabii terörsüz Türkiye süreci, terörsüz bölge süreci iç içe olduğu için, aslında tek bir tanımı ifade ettiği için tabii ki komşu ülkelerle, terör örgütünün bulunduğu ülkelerdeki yöneticilerle de, yoğun hükümetlerle, yoğun bir şekilde muhataplarımızla bu çalışmaları sürdürüyoruz.

Tabii bu başlık altında en önemli konulardan bir tanesi Suriye'deki durumdu. Suriye'deki durum, Suriye'nin Esad rejiminin karanlığından çıkmasından sonra daha da kritik bir hal almıştı. Yukarıda SDG'nin oluşturduğu yapı, güneyde ayrılıkçı bir Dürzi yapılanması, çeşitli şekillerde ortaya çıkan etnik ya da dinî provokasyonlar süreci daha önemli hale getirmişti. Gelinen noktada biz her zaman şunu söyledik: Irak için ayrı bir model söz konusu olabilir, örgütün feshi açısından İran için ayrı olabilir, Avrupa için ayrı ve Suriye için ayrı olabilir diye. Burada gelinen noktada SDG'nin feshedilmesi gerektiğini ve silahlı unsurlarının terörden arındırılarak, terörist unsurlardan ve Suriyeli olmayan unsurlardan arındırılarak Suriye'ye entegre olması gerektiğini ifade etmiştik. Şu anda SDG feshedildi. Oradaki entegrasyon sürecini yakinen takip etmeye devam ediyoruz. Çünkü bunun sahada gerçekleşmesinin; yani bu fesih süreçlerinin teoride ve retorikte kalmamasının, sahada gerçekleşmesinin bölgedeki herkes için, bütün etnik gruplar için, bütün dinî gruplar için son derece iyi bir geleceği inşa edeceğine inanıyoruz.

Türkmen, Kürt, Arap, Sünni, Şii, Alevi... Nusayri, Dürzi, Ezidi... Hangi etnik gruptan ya da dinî gruptan olursa olsun, hepsinin geleceği için son derece kıymetli süreçlerdir bunlar. O sebeple etnik gruplar ya da dinî gruplar adına ayrılıkçılık peşinde koşanların, bulundukları ülkeleri istikrarsızlaştırmaya çalışanların, örgütlerinin adı ne olursa olsun, örgütlerinin savunduğu ideoloji ne olursa olsun ya da örgütlerinin ifade ettiği hedefler veya dayandıklarını iddia ettikleri sosyoloji ne olursa olsun —ki böyle bir sosyoloji genelde olmuyor— bunun Siyonizm'in ve emperyalizmin bölgedeki çıkarlarına hizmet ettiğini gördük.

Bundan sonrasında da bölgeye daha çok kan vaat edenlere karşı terörsüz bölge sürecinin ne kadar kıymetli olduğunun, bu bölgeye daha çok kan vaat edenlerin planlarının bozulması bakımından ne kadar stratejik olduğunun görüldüğünü değerlendiriyoruz.

Tabii önemli olan konu şudur: Nihayetinde kahraman şehitlerimizin, kahraman gazilerimizin büyük fedakârlıklarıyla terör vasıtasıyla ülkemize verilmek istenen zararlar her zaman engellenmiştir. Türkiye birliğini, bütünlüğünü, kardeşliğini ve ortak gelecek, kaderdaşlık, duygudaşlık dünyasını her zaman korumuştur. Bunun korunmasının bundan sonrasında çok daha kıymetli olduğunu görüyoruz.

Herkesin makul bir dil kullanması gerekir. Burada da aslında çok basit bir ölçü vardır: Kullandığınız dil meşruiyet çerçevesinde başkalarıyla köprü mü kuruyor, araya duvar mı örüyor? Eğer kullandığınız dil meşruiyet çerçevesinde hareket ederken, meşru odakları muhatap alırken daha çok köprü kuruyorsa, kendini mağdur hisseden, dışlanmış hisseden, ötekileştirilmiş hisseden insanlarla arada daha çok köprü inşa ediyorsa doğru bir dildir ve bugünün dünyasının ihtiyaç duyduğu dildir. Ama çok doğru şeyler söyleseniz bile araya duvar örüyorsanız bu kesinlikle doğru sonuçlar doğurmayan bir dildir.

Bir de tabii doğru şeyler söylemeyip etnik aşırılık, mezhepçi aşırılık, dini istismar eden aşırılık üzerinden çeşitli duvarlar inşa edilmeye çalışıldığı zaman, aslında bunun hiçbir etnik ya da dinî gruba faydasının olmadığını, birtakım Siyonist ve emperyalist hesapların muhasebe kaydı olarak ortaya çıktığını şimdiye kadar defalarca gördük. Onun için her bakımdan sağduyulu bir dil kullanmak önemlidir. Kapsayıcı, kuşatıcı bir dil kullanmak önemlidir.

Kapsayıcı, kuşatıcı bir dil kullanmak önemlidir. Bunun yanı sıra tabii ki kapsayıcı ve kuşatıcı siyasetlerin ortaya konulması önemlidir. Yani dil sadece havada kalan, askıda kalan bir şey olmamalıdır; somut bir gerçekliği ifade etmelidir. Onun için marjinal ajandalar yerine daha büyük ufuklara bakabilmek, daha kapsayıcı bir gelecek ufku üzerine konuşabilmek önemlidir. Bir diğer konu da budur: Gerçekten konuşulan şeyler geleceğin daha iyi olmasına mı hizmet ediyor, yoksa geleceğe dönük olarak birtakım kaldıraçlar vasıtasıyla yeni provokasyonların, toksik birtakım süreçlerin, yeni travmaların yaratılmasına mı yol açıyor? Buna iyi bakmak gerekir. Yani kullanılan dilin, üretilen siyasetin, durulan yerin toplamda herkes için daha çok oksijen üretmesi lazım. Toksik yapıdan herkesi daha çok uzak tutması lazım.

Dünyanın geçtiği bu dönem, bütün kurumların parçalandığı, bütün değerlerin paramparça olduğu, şimdiye kadar bugün "medeni" dediğimiz bütün ilkelerin, prensiplerin, uluslararası hukuk normlarının darmadağın olduğu bir dönem. Biz her şeye rağmen medeni bir hayatı, kurallara dayalı bir düzeni, demokratik bir siyaseti, ilkelerin çalıştığı bir kamusal alanı toplumsal düzeyde etnik ya da mezhebî temelde bölünme ve referans verme üzerine değil; ortaklıklar üzerine, ortak duygular, ortak yaşanmışlıklar ve ortak gelecek üzerine konuşan bir yaklaşım sergilemeliyiz.

Bugünün dünyasında en kolay şey —her yerde görüyoruz— demokrasi düşüncesi büyük yaralar alıyor, demokrasi düşüncesi büyük saldırılar altında. Artık "liberal faşizm" diye kitaplar yazılıyor. Yani liberalizmin imkân ve kabiliyetlerinden faydalanıp yapay zekâ ya da işte tekno-oligarkların kurduğu dünyayla insanlığın yeni tehditlerle karşı karşıya kaldığı bir durum var. Dün de önceki gün de gündemdi biliyorsunuz, yapay zekâ şirketlerinde çalışan birisinin yaptığı açıklama, insanlığa dönük uyarısı...

Tüm bunların içerisinde daha çok parçalanma, mikro milliyetçilikler, mikro birtakım ideolojik ajandalar daha büyük kötülüklere hizmet eder. İlk başta bu ajandaları kullanan kişiler belli bir etnik grubun, mezhep grubunun ya da dinî grubun çıkarlarını savunduklarını düşünürler ama aslında büyük devletlerin, büyük oyuncuların çıkarlarına hizmet etmekten başka bir işe yaramazlar. Onun için kapsayıcı olmak, duvar örmek yerine köprü kurmak, yumrukları sıkmak yerine el ile sıkışarak konuşmak esasında her türlü siyaset teorisinin üstünde, doğru sonuçlar doğuracak bir yaklaşımdır.

Değerli arkadaşlarım, bir diğer konu; Rusya-Ukrayna Savaşı'nı yakın bir şekilde takip etmeye devam ediyoruz. Maalesef bir sürü masa kurma girişiminden sonra gelinen noktada Rusya-Ukrayna Savaşı uzun soluklu bir yıpratma mücadelesine dönüştür. Ve bir döngü içerisinde günlük taktiksel kazanımlarla iki tarafın da birbirini yoğun bir şekilde yıprattığı bir hale gelmiştir. Ve burada savaşın seyrini değiştirecek hiçbir şey olmamasına rağmen taktiksel kazanımlar üzerinden bu yıpratma savaşı devam etmektedir.

Birincisi, bu her bakımdan kötüdür. Yani insan hayatının bu kadar karşılıklı olarak, birçok insanın ölmüş olması, insan hayatının tehlikeye atılmış olması tabii ki en baştaki konudur. Onun dışında savaşın daha geniş bir bölgeye yayılma ihtimali, NATO ve Avrupa Birliği çerçevesinde ortaya çıkan tartışmalar... Maalesef daha ileri düzeyde silahların kullanılmasından bahsedilmesi tabii ki Karadeniz'deki durumu son derece sakıncalı bir hale getirmiştir.

Hususen burada Karadeniz'deki sivil Türk gemilerinin hedef alınmasının da son derece reddedilmesi gereken bir durum olduğunu ifade ediyoruz. Şimdiye kadar Rusya kaynaklı 8, Ukrayna kaynaklı 35 Türk işletmeli gemi maalesef hedef alınmıştır. Bu savaş ortamında maalesef böyle bir tablo ortaya çıkmıştır. Bu konudaki uyarılarımızı sürdürüyoruz. Bu konudaki hassasiyetlerimizi ve takibimizi en üst düzeyde devam ettiriyoruz. Ama kısır döngünün bir an evvel sona ermesi, İstanbul'da bir masa kurularak muhakkak surette artık bir sonuca varılması gerekmektedir.

Dünyanın aynı anda birden çok bölgesinde savaşın olduğu bir dönemdeyiz. Bu da tedarik zincirlerinden tutun da küresel barış, bölgesel barış konularını doğrudan olumsuz etkileyen bir durum. Maalesef ABD'nin ve İsrail'in İran'a saldırısından sonra herhangi bir barış zemini kurulamadı. Bu haksız ve hakkaniyetsiz saldırının arkasından İslamabad Mutabakat Zaptı ortaya çıkmıştı. Barış için bir umut olarak bu değerlendirilmişti ve düşünülmüştü. Ama şimdi barış için bir umut olan İslamabad Mutabakat Zaptı'nın Hürmüz Boğazı'ndaki çatışmalar sebebiyle tamamen işlevsiz kaldığını söylemek yanlış olmaz.

Tabii İran'a dönük olarak daha çok ekonomik yaptırımın uygulanması, İran'daki rejimin İsrail'in ajandası çerçevesinde hedef alınmasının aslında hiçbir sonuç getirmeyeceği de ortadadır. Daha uzun süreli bir savaş dünyanın her tarafını etkileyecek; Hürmüz Boğazı'nın kapalı olmasının ya da Hürmüz Boğazı'ndaki çatışmalı ve gergin durumun dünyanın her tarafına daha yoğun bir şekilde sıçrayan sonuçları olacaktır. Bunun yolu savaşı yoğunlaştırmak, İsrail'in ajandası doğrultusunda İran'a daha çok saldırmak değil; tam tersine bir an evvel barışın sağlanacağı bir ortamın tesis edilmesine çalışmaktır.

Sayın Cumhurbaşkanımız, savaşın başladığı andan itibaren çatışmanın daha derinleşmemesi için ve sivil kayıpların durdurulması için büyük bir inisiyatif ortaya koydu. İslamabad Mutabakat Zaptı'nın ortaya çıkmasında da Sayın Cumhurbaşkanımızın iradesinin çok büyük katkıları oldu. Provokasyonlardan kaçınma ve yeniden müzakere masasına dönülmesi konusunda da Sayın Cumhurbaşkanımız diplomatik trafiğini devam ettiriyor.

Tabii bütün bir bölgeye baktığımızda sorunun kaynağı Netanyahu hükümetidir. Yani bugün Lübnan'da, Suriye'de, İran'da ve diğer alanlarda ortaya çıkan bu tablo; Netanyahu hükümetinin saldırganlığı ve soykırımcı politikalarının neticesi olarak ortaya çıkmıştır. En son biliyorsunuz yeni yerleşim yerleri ilan etmişlerdi. Fakat ilan ettikleri yeni yerleşim yerleri çok stratejik yerler; iki devletli çözümü tamamen imkânsız kılacak şekilde yeni yerleşim yerleri ifade ediyorlar, ortaya koyuyorlar. Bunun ihalesini yapmaya hazırlanıyorlar. Tabii buna İngiltere ve Avrupa Birliği'nin çok güçlü bir şekilde karşı çıkması ve belki de ilk defa etnik temizlik olarak onlar tarafından bu şekilde adlandırılması, artık vahşetin hangi boyutlara geldiğini göstermektedir.

Cumhurbaşkanımız bu İsrail saldırganlığının başladığı dönemlerde Netanyahu'nun soykırımcı şebekesine karşı en güçlü sesi, en güçlü sözü "İnsanlık İttifakı" olarak ortaya koyduğunda, İnsanlık İttifakı'nın son derece şahsiyetli üyeleri benzer doğrultuda açıklamalar yapıyorlardı. Fakat bazıları geri duruyordu ya da daha işte ortalama açıklamalar yapmaya çalışıyorlardı. Ama bugün geri duranların bile artık bu çizgi dışında bir açıklama yapma imkânının kalmadığını kabul ettikleri bir durumla karşı karşıyayız.

Dolayısıyla burada sorun —bazen bize böyle soruyorlar "Türkiye ile İsrail arasında bir gerilim var mı, bu gerilim nereye evrilir?" diye— sorun Türkiye-İsrail arasındaki gerilim değildir. Sorun, İsrail'in dünyanın tamamıyla neredeyse arasında yaşadığı gerilimdir. Sorun, İsrail'in ve Netanyahu hükümetinin bölgenin tamamıyla yaşadığı çatışmacı, gerilimci ve soykırımcı politikalardır. Sorun, İsrail'in uluslararası hukukun bütün normlarına, kurala dayalı düzenin bütün temellerine ve İnsanlık İttifakı'nın bütün değerlerine yaptığı saldırıdır. Dolayısıyla karşı karşıya olunan şey; bütün uluslararası hukuk açısından, demokrasi açısından, hukuk devleti açısından insanlığın elde ettiği bütün kazanımların tehdit edildiği fanatik bir grupla, bir soykırımcı şebekeyle karşı karşıya olduğumuzun adının konulması gerektiğidir.

Bir diğer konu da şu tabii: Sürekli olarak bu "yerleşimci" ya da "yerleşim yerleri" diye birtakım ifadeler kullanılıyor. Daha önce de ifade ettim bunu. Bunlara "yerleşimci" denilmesi bunu masumlaştıran bir şey. Yerleşimci değil o kişi, o bir hırsız; Filistinli ailenin toprağını çalan, Filistin'in öz vatanındaki toprağını çalan kişi. Yerleşim demek işgal demek, hırsızlık demek, utanmaz bir ikiyüzlülük demek. Yani bu dilin muhakkak sürekli değişmesi lazım. "Yerleşimci" diye bir şey yok; hırsız diye bir şey var, işgalci diye bir şey var. Ve bunu giderek dozunu artıran bir şekilde yapıyorlar.

Türkiye'nin buna en güçlü şekilde karşı çıktığı zamanlarda, Cumhurbaşkanımızın Birleşmiş Milletler kürsüsünden defalarca bunu ifade ettiği zamanlarda yeterince ses çıkmıyordu. Ama işte dün değil önceki gün gördünüz; İngiltere ve Avrupa Birliği ülkeleri de benzer doğrultuda açıklamalar yaptılar. Burada şunu unutmamak gerekir: Cumhurbaşkanımızın Birleşmiş Milletler kürsüsünden sorduğu bir soru var haritayı göstererek; 1948'den bu tarafa İsrail'in işgal haritasını göstererek sorduğu soru: "İsrail'in sınırları neresidir?"

Bugün İsrail'in sınırlarının neresi olduğunu bilen yok. Çünkü İsrail bu belirsizlik üzerinden işgal politikasını, yerleşimci adı altında da hırsızlık politikasını sürdürmeye devam ediyor. Dolayısıyla uluslararası hukuk açısından baktığınızda İsrail'in kendi sınırlarını belli etmemesi bile aslında işte bahsettiği "Arz-ı Mev'ud", "David Koridoru'nu kuracağız" gibi birtakım ifadelerle çok geniş bir işgal politikasını sürdürmeye çalıştığını gösteriyor.

Kapat

HABERİN DEVAMI


Etiketler:
AK Parti MKYK Ömer Çelik MKYK toplantısı