Ressam Orhan Albaş Arafta Sorular'da: İnsanlara bir şey öğrettiğin zaman değerlisin
24 TV Arafta Sorular programında Star Gazetesi Yazarı Esra Elönü'nün sorularını yanıtlayan Ressam Orhan Albaş “İnsanlara eğitim verdiğin zaman, insanlara bir şey öğrettiğin zaman değerlisin.” dedi.

"İnsanlara eğitim verdiğin zaman, insanlara bir şey öğrettiğin zaman değerlisin."
Ben bugüne kadar yalnızca bir Cumhurbaşkanımıza tablo hediye ettim. Onun dışında hiç kimseye tablo vermedim.Kökenim İmam Hatip olduğu için resim bilgimi de bunun üzerine bina ettim. Bakara Suresi'nde resim ve heykel bilgisi gibi değerlendirdiğim bir anlatım vardır. İşte bir çamur vardı; çamurdan halk edilen, var edilen bir insan vardı. "O heykel ne biliyor, o çamur ne biliyor?" denildiğinde, "Çamur sizin bilmediğinizi bilir." Ne bilir? Eşyayı bilir. Dünya hayatında ne varsa, eşyayı bilir.Ama Yaratıcı dedi ki bunun kalbinden çıkarttığı zaman benim adımı söyleyecek. İnsanın kalbi ne kadar doluysa, malı mülkü ne kadar çoksa benim adımı söyleyemeyecek. Mesela şu odayı boşaltın; Esra değil, bütün duvarların "Esra" dediğini duyarsınız. Bakın, eşyalar hem görüntüyü çeker hem sesi çeker. Ve biz birbirimizi duyamayız.Yaratıcıyla bizim aramızdaki bağ boşluktur. Siz o boşluğu doldurursanız, sürekli doldurmaya çalışır ve rahatsız olursunuz. Çok mal, çok kibir getirir. Kibir, kendini bir yere koymaktır; yani kendini büyütmektir.Oysa insan aciz ve fakirdir, zaruret içindedir. Yaratıkların içinde en aciz olan insandır. Bir karıncayla kendini ölçsen, karınca senden 20 kat güçlüdür. Bit var ya, saçımızdaki bitler; bit kendinden 200 kat fazla zıplıyor. Eğer ben bit kadar güçlü olsaydım Antalya'ya üç adımda varırdım. Öyle bir hesap yaptım. Tabii bit kadar güçlü olsaydım, kendimden iki üç kat daha güçlü olsaydım... 200'ü 2 ile çarptığın zaman, 500 kilometreyi ben en fazla 10 dakika içinde alacaktım.Yani yaratıkların içinde en aciz olan insandır. İnsan neyle kendini büyütsün? İşte var ediyor ve sana karşı var ediyor: "Benim daha çok malım var." Ben sana karşı mal sahibi oluyorum, sana karşı mülk sahibi oluyorum. Kötü komşu insanı mal sahibi yapıyor. Bunların hepsi yüktür.Bizim rızkımız bugün yediklerimizdir. Bugün gördüklerimizdir, bugün eğlendiklerimizdir. Yarın Allah kerim. Yarını düşünmeyin; bugün lazım bize. Bugün ne yiyeceğimizle ilgili hayal kurduk mu? Nasıl mutlu olacağımızla ilgili hayal kurduk mu? Nasıl bir tat alacağımızla ilgili hayal kurduk mu?Bunu yapmamışsak... Yaptıysan ve bulamamışsan yine zararda değilsin. Ama yapmadıysan, varsa da yine zarardasın. Çünkü sen sadece var ettin; oraya bir şey koydun, yığdın. Bunun bir anlamı yoktur. Bir yere bir şey gömmenin bir anlamı yoktur.Birine bir şey verdiğin zaman değerlidir. Birini memnun ettiğin zaman değerlidir. İnsanlara eğitim verdiğin, insanlara bir şey öğrettiğin zaman değerlisin. Yoksa "Bende bu var, sende yok." demenin bir değeri yok. "Bu bende var, sende yok." diye çok seviniyorum. İşte deprem oluyor; sen ölüyorsun, ben ölmüyorum. Çok seviniyorum, rahatlıyorum ama üzülmüş gibi yapıyorum. "Allah'ım, ne olur..."
Bakın, gerçeği gördüğüm için bunları görüyorum. İnsan, başka bir insanın mutluluğuyla mutlu olurken; başka bir insanın mutsuzluğuyla, var ettikleri üzerinden mutlu oluyorsa o zaman kötü bir zamana düşüyor. İnsan da kötü oluyor.Kötü insanın kim olduğu artık anayasaya girdi: Yalan söyleyen, hırsızlık yapan, iftira atan, zulmeden... Hayır, mesela şöyle: Tamam, bunlar bizim bilimimizde insanı kötü ediyor. Bunları yapmayan insanlar iyi insanlardır. "Ben zulmetmiyorum, ben iyi bir insanım. Ben yoldaki taşları topluyorum, yolları kapatmıyorum. İnsanlar geçsin diye yolu kapatıp onları bekletmiyorum. Yani ışığa doğru yürüyorum, karanlık yolu seçmiyorum."Bu bir tercihtir. Kötü olmak da iyi olmak da bir tercihtir. Kötünün yaptığı kötü şeyler de iyiye vesile olabilir. Bir kaza oldu orada. "Demek ki orada kaza oluyormuş, bir trafik ışığı koyarız oraya."Ben bazen kötü insanların iyi bir iş yaptığı zaman bile korkuyorum. Bir çocuğu severken bile korkuyorum, "Acaba bir şey mi olacak?" diye. Çünkü kötünün iyi yaptığı şey de kötüye doğru gidiyor.O yüzden insanlar başta seçiyorlar. "Ben kötü müyüm, iyi miyim?" diye seçiyor ve karar veriyorlar. Bu dünyada kötü insanlar ve iyi insanlar vardır. İyi insanlar şartlar gereği kötü de olabilirler. Onda da bir rahmet vardır.
"Her insan evinde mutlaka sanatla uğraşması lazım."
Hücrenin 10 yılı, benim 60 yıllık ömrümden daha değerli. Ve diyor ki nöronlara, "Git, bana melemen yap." Nöronlar bedavadan domates alıp yiyor. Nöronların senin gibi gidip marketten alışveriş yapmıyor. Ev işlerini yapıyorsun, onu yapıyorsun, bunu yapıyorsun. O baba, hücre, orada yatmış; çok güzel bir hayat yaşıyor. En yaşlısı 6 yıl yaşıyor ama o 6 yılda muhteşem bir hayat sürüyor; senin benim hayatımızın yüz katı.Mesela salyangoz 300 yumurta yapıyor. İnsanoğlu şimdi evlenip bir çocuk yapmanın hesabını yapıyor, bakın. 300 yumurta yapan, doğaya, evrene bu kadar katkıda bulunan salyangoz mu? Salyangoz 300 yumurta yapıyor. Hamsi 3.000 yumurta yapıyor, yılda 3.000 tane yavru yapıyor.Bakın, insanoğlu hesap yapıyor. Diyor ki: "Bir çocuk yapsam acaba ne olur?" falan filan. "Ya boş ver, uğraşamam. Çok uzun iş." diyor. Yani insanoğlu aklıyla, fikriyle iyi olandan kaçar oldu. İşte bunu söylüyorum. Hesap yaptığı için başını beladan kurtaramıyor.Yani insan şöyle yapmalı: 10 çocuk yapsın, 5 çocuk yapsın, 8 çocuk yapsın. Bunu 3 çocukla da kısıtlamasın, tamam mı? Şöyle yapsın: Seviyorsa yapsın. Bakın, mutlu oluyorsa...
Yine kadim bilgide "kötü çocuk", "gayrimeşru çocuk" var ya; gayrimeşru çocuğu şöyle izah eder. Kadim bilgiden bahsediyorum: İki kötü insan bir araya gelmiştir. Kavga ve gürültüyle bir çocuk yetiştiriyordur. Bu olmasın.Ama iki kişi birbirini istedi, birbirini çok sevdi; aşk ve sevgi var orada. Bunlar çocuk yapabiliyorlarsa yapsınlar. Çünkü mutlu aileden mutlu çocuklar, mutlu insanlar ve iyi insanlar çıkar. Böyle.O yüzden insanları mutlu etmenin peşinden gitmek için, her insanın evinde mutlaka sanatla uğraşması lazım. Babanın evde resimle uğraşması lazım. Göstermelik yap; resim çiziyormuş gibi yap, müzik yapıyormuş gibi yap. Şarkı söyle, güzel bir şey söyle.Ben öğrenci ararken diyorum ki: "Orta zekânın altında değilsen, ben herkese üç günde dünya ölçülerinde resim öğretirim." Bakın, o içinde var. Var o, insanın içinde var. Matematiği biz uydurduk.
"Yani siz olmasanız sanat, sanat değildir."
Dediğim gibi, üç yıldır sokaktayım. Üç yıldır halkın içindeyim. Diğer 28-30 yıl boyunca bir atölyem vardı; orada izole bir şekilde çalışıyordum. Hem devlet büyüklerine hem de büyük iş adamlarına ders verdim. Yani sadece belirli kişilere ders verdim.Son üç yıldır da sadece kadınlara ders veriyorum. Şöyle oldu: Kadınların sayısı çoğalınca erkekleri istemediler, "Huzurumuz bozulmasın." dediler. Şu an bizim atölyemizde 340 kadın üyemiz var.Mısır heykelini oraya yaptığımızda, orada mısır tarlaları varmış. Şimdi ise binalar var. İşte ben isterdim ki benim mısır heykelim orada olmasın, yine mısır tarlası olsun. Ama şehrin ortasında araziler pahalanıyor.Sanki şöyle bir şey oluyor: Okuduğumuz okulun bir müfredatı var. O müfredata göre bir heykel anlayışı var. Türkiye'de bu kabul görmüyor. Çünkü Türkiye'de inanç ve kültür bakımından heykele ve resme karşı bir duruş var. Benim okuduğum okulda ise heykel ve resim eğitimi, tam tersine, kadın vücuduyla başlıyor. Yani nü resimle, çıplak insan resmiyle başlıyor.Biz onu yapmadığımız için ve ben de o bilgiye sahip olduğum için... Heykeltıraşım ya, adım öyle. İşte beni çağırıyorlar, "Hoca, oraya bir mısır yap. Hoca, oraya bir enginar yap. Hoca, oraya bir elma yap." diyorlar.Ben de ev geçindiriyorum tabii. O zamanlar, bundan 30 yıl önce, çocuğum vardı. Şu an en büyük çocuğum 32 yaşında. İşte ben ne yapıyordum? Belediyeler ne derse onu yapıyordum. Çünkü ekmek parası.Türkiye'de şu an heykeltıraşların birçoğu, ressamların birçoğu para kazanamadığı için meczup durumuna düştüler. Hani resim yap, yap... İşte saç sakal birbirine karışıyor. Çünkü resim sanatından fazla para kazanamıyorlar. Kültürel olarak, kültür anlayışı anlamında, genelimiz resim ve heykeli doğru bulmuyor. Böyle bir şey var.
Şöyle anlatayım ben size: Bir şeyden çok iyi şeyler anlatabilirsiniz. İşte Fransa'da bir kadın vardı. Tahtalarla küçük sandalyecikler yapıyorlardı. Sonra "Mavi Sandalye" diye o kadının eline sandalyeyi aldılar, büyüttüler ve turizmi geliştirdiler.Mesela bu heykeli, Mısır heykelini, bu hafta Amerika'dan gelen iki gazeteci görmeye geldi. Ben de onlara izah ettim. Yani bizim burada mısır tarlalarımız var. Türkiye'de daha iyi sanatımız, daha iyi bilgimiz var diye ben de iyi bir sanatçı olduğumu onlara gösterdim. Misafirimiz oldular.Şu an yurt dışında gazetelerde yer alıyor. İki üniversite bunun kitabını aldı. Bakın, bu ders olarak okutuluyor: Cumhuriyet tarihinde 70-80 yıllık bir süreç içerisinde heykel sanatı Türkiye'de neden mısıra indirgendi? Bu çok değerli bir şeydir. Bunların konuşulması, sanatın konuşulması...Mesela Fransa'da tahta kaşıklardan yapılmış bir sandalye bile şu an Fransa'nın simgesi hâline gelmişken, bir mısır da tüm dünyaya referans olabiliyor.Yani sanat, insanla sanattır. Şu elinize aldığınıza "Bu sanat." dediniz ya; siz dediğiniz için bu sanattır. Yani siz olmasanız sanat, sanat değildir. İnsanla sanattır. Dedikleriniz de sanattır, konuştuklarınız da sanattır.Hüseyin Bürge vardı, belediye başkanımız. Buradan çok sevgiler.Ben görünüş itibarıyla keyifli yaşadım. Hiç böyle kasmadım kendimi. Bir gün dedi ki: "Hoca, oraya yaptığın heykelin..." Üç katlı bir havuz yapmıştım. Havuz aşağıya değil, yukarı akıyordu. Alt kattaki suyu üst kata atıyordu, üst kattaki de bir üst kata. Üstüne de tavus kuşu yaptım.Dedi ki: "Hoca, buna kuşlar gelsin. Çok güzel, o kuşlar gelsin."Dedim ki: "Başkanım, kuşlar hangi gün gelsin?""Pazartesi günü gelsin." dedi.
Ben de gittim, tabii bilimsel baktığım için düşündüm: Kuşlar neye gelir? Şekere gelir. Kiraz suyuna, kiraza, vişneye gelir. Köylüyüm ya, biliyorum. Gittim, 50 kilo şeker döktüm. Biraz da kırmızı gıda boyası döktüm.Bir gün sonra zabıta beni Bayrampaşa'dan arıyor: "Burası, her taraf pislik oldu. Kedi, köpek, ne kadar kuş ve hayvan varsa havuza, havuzun etrafına dolmuş."Sonra başkan beni aradı. Dedi ki: "Hoca, bu kuşları geri gönder."Dedim ki: "Ne zaman göndereyim?"
"Cumartesi günü gönder." dedi.Şimdi onunla ilgili de bir şey var. Size bir resim göndermiştim; köpükler var. Enginarın içinde köpükler var. Biz gittik oraya, bu sefer de içine şampuan döktüm. Bir daha kuş falan gelmedi. Ben kuşları göndermiş oldum. Böyle bir şey oldu. Yani bir keramet gibi...Bakın, burada havuza şampuan döktüm mesela, gelmesinler diye. Birkaç havuza daha döktüm. Çok hoşuma gitmişti böyle, köpüklerin havaya uçuşması. Havuz kuşu ayrı, bu ayrı. O havuza dökünce buna da döktüm. "Madem köpükler havaya uçuşuyor..." dedim. Bunu gizliden döktüm.Sonra orada Park ve Bahçeler Müdürü dedi ki: "Ya ne yapıyoruz? Havuzu temizliyoruz, temizliyoruz, hâlâ köpük geliyor."Bunun bilimsel bir tarafı vardı ama sanki keramet gösteriyormuşum gibi gördüler. "Hocaya bak." dediler. "Çağırdı kuşları, şimdi de geri gönderiyor."Tabii bana nasıl getirdiğimi sormadı ya. "Kuş gelsin." dedi, kuş geldi. "Kuş gitsin." dedi, kuş gitti. Kuş da gitti yani. Ben onu nasıl yapacağımı köylü olduğum için biliyorum.
"Bu evrende bir tane yüz var, bir tane vücut var, bir tane de bilinç var."
Resimle ve anatomiyle ilgili bazı şeyler keşfettim. Ben bunları anlattığımda, resim dersi verdiğimde İsviçre'den, İngiltere'den, Almanya'dan, Amerika'dan birçok kişi buraya resim dersi almaya geldi. Bir ay içerisinde üç kişi, beş kişi gelip burada otellerde kalarak resim öğreniyorlar."Orada yok mu?" diyorum. İsviçre'de "Art School" diye bir okuldan geldiler. Oradan buraya hiç ara vermeden öğrenci gönderirler. Öğrenci buraya geldiğinde diyor ki: "20 yıllık eğitimde elde edeceğimiz bilgiyi biz burada üç günde elde ettik."Ben hakikaten öyle bir şey yapıyorum ki "45 dakikada resim dersi" diye bir şey çıkarttım. Hiç kimse buna inanmıyor. Ben 20 yıllık akademik eğitimi 45 dakikaya düşürüyorum. Hani son dört yılı ilkokulla birlikte sayıyorum, toplamda 20 yıl diyorum. Çünkü ben çalışarak bu işin kolay yönlerini keşfettim.Mesela 10 yıl kara kalem çizip anatomi ortaya koyarken ben bunu 5-10 dakikaya düşürdüm. Bunu yaptığım için de Batı'dan çok öğrencim var. Bunu çok çalışmaya borçluyum.Tabii konuyu nereden nereye getirdim, şimdi tekrar toparlayalım. Anadolu'dan gelmiş, sıfır noktasından gelmiş bir insan olarak Avrupa'ya ders vermek, Avrupa'nın belirli ve iyi okullarına buradan öğrenci yetiştirmek benim için ülkem adına çok doğru bir şeydir.Mesela oradan gelip çekim yapmak istiyorlar. Ben bunu kabul etmiyorum. Diyorum ki: "Yine öğrenci gönderin, burada eğitim alsınlar. Ben eğitimlere devam edeyim ama çekmeyin." Yani derslerimin videosunu çektirmiyorum.Şöyle çektirmiyorum: Çünkü bunu da alıp götürürler. Çok şeyimizi alıp götürdükleri gibi bunu da götürürler. Bu, bizim topraklarımızda kalması lazım.Ben önümüzdeki dört yıl içinde Türkiye'de bu hizmeti son sürat veriyorum. Çok insan yetiştiriyorum. İşte İsviçre'de dört tane, Amerika'da altı tane... Toplamda Avrupa'da 20 tane resim atölyesi açtılar benim üzerimden. Ve benim tarzımı öğretiyorlar.Anatomi ve görme üzerine, resim üzerine bir şey anlatıyorum. Sadece resim değildir; resim yapıyoruz, duvara asıyoruz, değil. İnsan anatomisi öğretiyorum. İnsan anatomisini öğrenince her şeyin resmini yapabildiğiniz gibi her teknolojiye de sahip olabiliyorsunuz.Mesela bir uçağın anatomisiyle insan anatomisi, kurbağanın anatomisi, kaplumbağanın anatomisi, solucanın anatomisi aynı. Elips diye bir şey var. Bu, evrenimizin vücududur. Evrenin vücudu elipstir. Bunun arasında ne kadar canlı varsa onlar da elipstir.
Bunlara her dokunduğumuzda bir canlıya dönüştüğünü keşfettim ben. Her dokunduğumuzda bir canlıya dönüşüyor. Diyelim ki bu bir kurbağa olsun. Bak, kurbağa olsun. Aynı zamanda bunu bir insana da dönüştürmek mümkündür.Yani 20 yıl kare kare çizene kadar herhangi bir şekilde... Bak, bu da bir uçağın anatomisidir. Teknolojinin de altında anatomi vardır. Her şeyin altında bir anatomi vardır. Eğer anatomi bilgisine doğru sahip çıkarsanız her şeyi, her teknolojiyi yapabilirsiniz. Uçak da yapabilirsiniz, helikopter de yapabilirsiniz, denizaltı da yapabilirsiniz. Hepsinin altında anatomik bir form vardır. Ben bunu öğretiyorum.Yani her şeyin bir elden çıktığı gözüküyor. Kusursuzluk aramıyoruz. Kusursuzluk değil. Şöyle söyleyeyim: Yaratılış itibarıyla bir anatomi, bir form var. Bir böceğin anatomisiyle bir insanın anatomisi vücut olarak aynı. Yüz olarak da aynı.Bakın, yüzümüz var. İşte sizin yüzünüz sadece size ait değil. Gidip aynaya bakın; annenizi görürsünüz, babanızı görürsünüz, dedenizi görürsünüz, daha büyüklerinizi görürsünüz. Yine aynaya bakın; çocuklarınızı görürsünüz, torunlarınızı görürsünüz.Yani siz kendi yüzünüzde herkesi görürsünüz. Doğru bakarsanız beni bile görürsünüz kendi yüzünüzde. Yani bu evrende bir tane yüz var, bir tane vücut var, bir tane de bilinç var.Bilinç şunu düşünüyor: "Ne yesem, nasıl bir enerji alsam, nasıl mutlu olsam ve nasıl bir haz alsam?" Bütün bilinç de buna dayanıyor.Bu üç şeyi ben 45 dakika içerisinde teferruatlıca öğretiyorum. İnsanlar oturup uçak da yapabilirler ama resim yapıyorlar.
- Popüler Haberler -
İBB davasında İmamoğlu ve ekibine ateş püskürdü: Yatırımlarımı heba ettiler, tamamından şikayetçiyim
Kayserili öğrencilerin mektubu Sanchez'e ulaştı: İspanya Başbakanı'ndan anlamlı cevap
Karaisalı'da orman yangını: Ekipler havan ve karadan müdahale etti
Ahmet ve Hülya Gökçek adli kontrolle serbest bırakıldı
İşçi servisi ile otomobil çarpıştı: 13 kişi yaralandı
Arap Birliği'nden ortak bildiri: İran'ın saldırılarını ve İsrail'in ihlallerini kınadılar



